Korkma Ben Yokum


Bir kış günü şöminenin ateşiyle ısınan küçük ama sevimli dağ evimde pencereden içeriye süzülen ikindi ışıklarıyla aydınlanan masamda oturmuş Sartre okuyorum. Bir elimde sigaram diğer elimde kahvem ve önümde onlarca kitabımla özlediğim ama korktuğum münzevi hayatı yaşıyorum. Bazen aldığım psikolojik seanslardan içtiğim onca dopamin etkili ilaçlardan sığındığım; bazen de onca insanın arasında yaşayıp da nasıl bu kadar yalnız olduğuma hayret ettiğim yer burası. Burası benim Hir’am. Hezeyanlarımın duvarlarda yankılandığı mağaram. Mağaram kocaman bir göle açılıyor, adı Okyanus.

Konuşabildiğim tek arkadaşımdır. Bu hayatta hiçbir insanda görmediğim samimiyeti Okyanusta, hiçbir insanda bulamadığım insanlığı bu kocaman su damlasında keşfetmişimdir. Arada bir sandalımla üzerinde gezintiye çıkarım. Böyle zamanlarda uçuk kaçık konulardan lafın belini kırarız. Mesela geçen gün Tanrıdan bahsettik. Ben var olduğunu iddia ettim, o ise olmadığını. Nedenini sordum. ‘’Eğer olsaydı sen hasta olmazdın’’dedi. ‘’İyi de, ben hasta değilim ki’’ dedim. Sonra uzun uzun hasta olmadığımı, işte şu an burada olduğumu ve kendisiyle mantıklı bir şekilde konuştuğumu söyledim. ‘’Hayır, sen hastasın ve bunun farkında da değilsin.’’ dedi. ‘’Eğer Tanrı olmuş olsaydı ve üzerine düşen görevi hakkıyla yerine getirmiş olsaydı bu dünya da bir tane şizofren olmazdı ‘’dedi. O ne ki? dedim. O da bana aslında beynimin bana oyun oynadığını, kullandığım ilaçların sadece beynimin anormal aktivitesini durdurmak için kullandığımı ve daha da korkuncu aslında kendisinin bir hayalden ibaret olduğunu anlattı. Dehşete kapılmıştım. Önce Tanrı’nın olmadığı şimdi de kendisinin olmadığı.’’ Hayır, lütfen böyle konuşma Okyanus, Tanrıya da sana da ihtiyacım var.’’dedim. Anlatmaya devam etti. Beynimin bir bölgesinde aşırı dopamin salınımına bağlı olarak bozukluk oluşuyormuş. O da beni insanlara güvensiz içime kapanık yapıyormuş. Tuhaf sesler duymamın, yalnızlığa meyilli olmamın hatta intihar etmek niyetinde oluşumun bu bölgeyle bağlantısı varmış. Üstelik eğer ben Ortaçağ’da yaşasaymışım insanlar beni içime şeytan girdi diye yakarlarmış. İyiden iyiye kafam karışmıştı.

Uyandım. Son 5 yıldır bu sahneyi yaşıyorum. Uyumuyorum ama insan hastayken gözleri açıkta rüya âlemine dalabiliyor işte.

Her şey annemin beni kundakta bir cami avlusuna terk ettiği o kış akşamı başladı. Beni bulan imam efendi donmak üzere olduğumu ve hastaneye yetiştirmeselermiş ölebileceğimi söyledi. İstenmemektense ölmeyi yeğlerdim. Bu imam efendi sonra beni yuvasına aldı, çocuklarından ayırmadı. Onlar ne istediyse bana da aynısını getirirdi. Utangaç, her şeye içerlenen bir halim olduğundan diğer çocuklarla pek kaynaşamadım. Ama kitapları çok severdim bir de resim yapmayı.

İmamın karısı benden hiç haz etmezdi. Beni dövmeseydi hakaretlerine dayanabiliyordum. İmam efendi mülayim adam olduğundan cadaloz karısına laf geçiremiyordu. İmtihan dünyası işte. Yapma hanım haramdır, el kadar çocuk diyorsa da beni morarmaktan kurtaramazdı. O kadın yüzünden gittikçe insanlardan uzaklaşıyordum, uzaklaştıkça da Okyanus’a yaklaşıyordum.

Sefil hayatımın diğer dönüm noktası da imam efendinin hazin bir trafik kazasında vefat etmesiydi. Sarhoşun biri aldığı 62 promil alkolle direksiyona geçmiş bu da yetmemiş bir de yatsı namazından dönen imam efendinin karşısına çıkmış. Kafa kafaya girmişler. Sarhoşun burnu bile kanamazken benim imam efendi hayata veda etmiş. Haberin evde bomba etkisi yaratmasını beklerdim ama asıl bomba benim 17 yaşındaki yaşlı kalbimde patladı. Cadaloz kadın ise benden kurtulacağına seviniyordu. Ertesi gün Sosyal Hizmet yetkilileri beni kafesi andıran bir arabayla almaya geldiler. Kadın beni ispiyonlamış bir de ‘’Bu çocuk deli, gece tuhaf tuhaf sesler çıkarıp kalkıyor, sokaklara düşüyor’’. Hâlbuki bir kere olmuştu. Vicdansız. Sosyal Hizmet görevlileri beni arabanın kafesine yerleştirdi. 1 saat sonunda hastanenin önündeydik. Hemen beni alıp psikoloji departmanına getirdiler. Yuvarlak gözlüklü, pos bıyıklı boynu bükük bir adam beni karşıladı, uzun ama hayatımda ilk defa rastladığım rahat bir koltuğa oturttu.

-Adın ne yavrum?

-…

-Kaç yaşındasın peki?

-…

Zor sorulardır bunlar hayatında çok az konuşmuş çocuklar için. Benim için de öyleydiler. Cevap veremedim. Böyle tuhaf ve zor sorular sürerken içeriye yüzünde maske olan bir kadın girdi. Maskenin altında annemi görür gibiydim. Yanıma doğru yaklaşırken kadının yüzüne atladım. Niyetim zarar vermek değildi. Sadece annemi özlemiştim ve cevabını bulmam gereken sorular vardı. Odadakileri bayağı telaşlandırmış olmalıyım ki beni apar topar paketleyip arabaya geri götürdüler ve bu sefer rotamız başka bir hastaneydi. Ama burası daha soğuk, daha karanlık, daha donuk ve daha çok kafesi olan bir hastaneydi. Bol yapay ışıklı uzunca bir koridordan geçtikten sonra bir kafesin önünde durduk. Görevliler gömleğimin kollarını çözüp beni içeriye yerleştirdiler. Kafesime alışmam uzun sürmedi çünkü burası tıpkı kışın saklandığım mağaramı andırıyordu. Sadece kitaplarım eksikti. Soğuk duvarlara daldım.

‘’Bana böyle şeyler söyleme lütfen Okyanus’’ dedim. Yüzüne muzır bir gülümseme takındı. Bu gülümsemesine bayılırdım Okyanusun. Gerçeği söylediği zamanlarda böyle gülmesi kendisinin haklı olduğuna inanmasındandı.’’Hem sen nereden biliyorsun ki şizofreni hastalarını ya da Tanrının onları yalnız bıraktığını?’’dedim.’’Ha ha! Eğer Tanrı var olmuş olsaydı insanların delirerek kendi buyruğundan çıkmalarına izin verir miydi? Onları bir başına yalnızlığa terk eder miydi?’’diye ardı ardına sorular sordu. Afallamıştım. Beynimdeki tüm insani yanım bu soruların cevaplarında kaybolmuştu. Belki cevap veremezdim çünkü daha önce yalnızlığımın nedenlerini hiç sorgulamamıştım. Beni daha fazla üzmemek için durumu toparlamaya çalıştı Okyanus: ‘’Ben aslında senin hasta olmadan önceki halinim. Bu kadar çok şey bilmem de aslında senden ötürü. Şu an benimle konuşman da hasta olduğunun göstergesi işte. Hiç kimse kendisiyle bu kadar uzun süre konuşamaz. Sen hastasın ve ilaçlarını almadığın zamanlarda rahatladığını sanıyorsun. Bilmelisin ki en çok hasta olduğun, beyninin beni senden farklıymış gibi gösterdiği vakitler ilaçlarını almayı reddettiğin zamanlar.’’dedi.’’Yani sen bensin ve ben de aslında senim öyle mi?’’dedim.’’Evet, biz biriz’’dedi. ‘’O zaman benim adım da Okyanus, öyle değil mi?’’ dedim. ‘’Tam olarak değil ama senin ismin annemizden hatırladığım kadarıyla Yanus.’’dedi. İyiden iyiye meraklanıp dehşetle’’ Sen annemi tanır mıydın?’’ diye haykırdım.’’Elbette ben de onun çocuğuyum. Üstelik sadece tanımakla kalmıyor; yüzünü, ellerini ve kokusunu da hatırlıyorum.’’dedi.

Uyandım. Adım Yanus’du. Yaşım 17. Akla zarar arkadaşlarımın, tuhaf hayaletlerimin ve garip seslerin olduğu bir kafesteydim. Görevlilerden biri içeri içmediğim antipsikotik ilaçlardan bir parti daha gönderdi. Bu insanlar beni bayağı deli zannediyorlardı. Ama biliyordum ki beynimi ilaçlarla uyuşturuyorlardı ve asıl deliler beni deli zannedenlerdi. Sırf Okyanusun sesini duyuyorum, sırf onunla konuşuyorum diye deli yaftası yapıştırmışlardı. Bir gün kontrol için beni almaya görevliler meşhur kıyafetim olan kolları uzun beyaz gömleğimi giydirirken haykırdım: ‘’Adım Yanus, evet evet, ben Yanusum, bırakın beni!’’. Oralı olmadılar ve kollarımdan kaldırıp doğru tekerlekli kafese götürdüler. ‘’Ben deli değilim ahmak herifler, bırakın!’’ diye bağırdım. Ardından yine şu pos bıyıklı psikiyatrisin odasında soluğu aldık. Yine aynı soru:

-Adın ne? Bu sefer cevabım netti.

-Okyanus.

-Arkadaşın var mı hiç?

-Yanus

-En son ne zaman konuştunuz?

-Tabi ki, sık sık.

Gülüyordum. Artık umurumda değildi. Zaten bu yuvarlak gözlüklü adamda beni anlamayacaktı. İnsan formundaki hiçbir canlı beni anlayamayacağı gibi tedavi de edemezdi. Artık adamakıllı o soğuk kafesimi özlemeye başlamıştım. Zira orası dağ evime açılan kapıydı, Hir’am’a giden yoldu. Annemi merak ediyordum ve Okyanus’u özlemiştim. Ayağa kalkıp bildiğim ne kadar küfür varsa hepsini savurdum. İnsanlarla pek konuşmayan bir çocuğun bu kadar geniş küfür haznesine sahip olması ancak onun akıllı biri olduğunu ispatlardı zaten. Hem konuşan Yanus değil Okyanus’tu. Benim olmadığını iddia eden parçam. Görevliler yine olaya müdahil oldular. Hiç bırakmazlardı peşimi. Ne zaman akıllansam hemen gömleğimi giydirip durumu kontrol altına alırlardı. Yine öyle yaptılar. Apar topar tekerlekli kafese geri götürdüler. Durumumda düzelme olmadığına karar vermiş olmalılar ki görevlileri hakkımda konuşurlarken duydum.

-Zaten bunun gibiler hep tuhaf olurlar. Tüm hayatları boyunca susup bir an da patlayıverirler.

-Yazık gün yüzü görmemiş ama. Kadın çok zahmet etmiş. Hem az önce psikolog dedi zaten büyük travmalar şizofreniye neden olur diye. Ama bu biraz daha ilerlemiş hali sanırım. Dehaya varmayan ama normal akıldan da uzak bir yerlerde işte, arafta kalmış bir zihin. Biliyor musun dâhilerin çoğu hastaymış. Mesela ünlü Rus romancı Dostoyevski sara hatasıymış. Bir de bildiğim hayatında hep kedi resmi yapmış bir adam vardı, o da şizofren hastasıymış ama müthiş resimler yapmış ya. İnsanların onları akıllı zannetmelerinin tek nedeni istedikleri anda ve yerde iradelerinin zincirlerinden kurtulabilmeleri. Yani deliliklerini kontrol altında tutabiliyorlar. Tutamayınca da işte bu garip gibi sıyırıyorsun.

-Bir tekerlekli kafes sürücüsüne göre çok şey biliyorsun.

-Bu araçtan ne insanlar geçti bir bilsen. Bir defasında…

Onlar konuşmaya devam ederken hastaneme varmıştık. Beni kafesime koyduklarında artık kafesimin eskisi kadar soğuk olmadığını fark ettim. Rutubetli duvarlarında çiçekler açmış. Ufak penceresinden içeri sıcak bir güneş ışını gülümsüyordu. Gülümsemesine daldım. Okyanus…

‘’Bana annemi anlatır mısın Okyanus? Nasıl giyinirdi, neler yapardı, nasıl kokardı?’’dedim.’’Annemiz tıpkı lavanta bahçesindeki yasemin çiçeği gibiydi, kokusu hemen ayırt edilirdi. Elleri beyaz bir inciden daha güzel, gülüşü ise gök kubbeyi aralayan bir dolunay kadar iç açıcıydı. ’’Peki ama bizi neden bıraktı?’’dedim.’’Bunu ona sen sormalısın ama bir şartım olacak. Yüzme bilir misin?’’diye sordu.’’Hayır, hayatımda bu kadar acıdan başka hiçbir şeyin içinde yüzmedim.’’dedim.’’Acılarının dinmesini daha da önemlisi annemize kavuşmak ister misin?’’dedi. ‘’ Kim istemez ki?’’ dedim. ‘’ O zaman kendini bana bırak’’dedi. Kayığın küreklerini yana bırakıp ayağa kalktım. Arkamda küçük evimin üzerinde kar birikmiş. Kenarlarından aşağıya sarkıtlardan sular akıyor. Penceremde ki birikmiş küllüğüme gözüm takıldı. Hafif bir duman küllüğün üzerinden pencereye yayılıp hareli şekiller çıkarıyor. Evde biri mi vardı ki? Hem son sigaramı söndürmüştüm ben. Pencerede biri belirdi. Sigarasından son bir nefes çekip küllüğe bastırırken gözlerini kırpıştırdı. Bana bakıyor, el sallıyor. Dengemi kaybedip suya düşüyorum. Yavaş yavaş ve sessizce batıyorum. Su buz gibi, nefesimi kesiyor. Etrafta annem dâhil kimse yok. Kayık artık uzakta, ben de artık uzaklaşıyorum ve kan damarlarım teker teker istifa ediyorlar yaşamaya.

Uyanamadım. Artık hiç uyanmayacağım. Tuhaf dediğiniz, deli diye yaftaladığınız, itip kaktığınız, hücrelere kapatıp elektrik şoklarıyla sözde tedavi etmeye çalıştığınız, şu üç günlük dünyasını zehirli ilaçlarınızla çekilmez hale getirdiğiniz bu zararsız çocuk artık aranızda yok. Muhtemelen az sonra görevliler gelecek, beni önce yaşıyor zannedip gömleğimi giydirmeye çalışacaklar. Sonra hiç tepki vermediğimi anlayınca nöbetçi doktoru çağıracaklar. O da ölüm fermanımı imzalayacak: Gönüllü intihar. Görevliler beni alıp bir cenaze arabasına oradan da dağ evimin bahçesine gömecekler. Hiram’da uyumak bana huzur verecek. Yanımda annem de var artık her ne kadar bizi bırakmış olsa da.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: