Gel beraber çocuk olalım, iyi güzel, olalım da ölelim mi?


Çocuk olmak belki de insanoğlunun çabuk kaybedip en çok özlediği şeylerden. Sıkıntısının asgariye indiği tek dönem. Özlemesi de bu yüzden. Onca savaşın arasında oynayabilen, tek derdi çikolatası olan bir çocuk olmak. Tahayyüle sınır koymadan, biteviye dünyanın döne gelen küçük yumurcak elli evreni. Güzel olan şeyler çabuk biter ama ve daimi kalan acıdır, ızdıraptır. Mesele pesimistlik değil azizim. Düşün. Acılarımız olmasaydı can sıkıntısının pençesinde, kendimizi el ele vermiş Boğaz köprüsünde bulurduk. Sonrası boğazın serin suları. İnsanoğlu can sıkıntısıyla ızdırap arasında raks etmeli. Çocuk bu dansta seyirci. Belki bir gün sahneye çıkacak ama sahnedeki yerinden hiç haz etmeden dans edecek ve bir daha eski koltuğuna dönemeyecek. Yani seyredemeyecek, keşfedemeyecek, yorum yapamayacak, sanatıysa öldürülecek. Boğaz köprüsü ise dansın son aşaması. Selamlama kısmı. Sahneden ayrılmanın vakti. Işıkların artık eski renklerini yansıtamadığı bir an. Belki kurtuluş belki iradenin son aşaması.

Tahayyül en güzel örneklerini bir çocukta açığa vurur. Yaratıcılık ya da üreticilik, artık ne dersen de. O nedenledir ki oyun icat eder sürekli. Mesela kâğıttan bir fil yapar, gazoz kapaklarında kuleler, kumdan kaleler, ufak çakıl taşlarıyla binalar. Her çocuk bir Mimar Sinan’dır, bir Picasso’dur bir Sartre’dır, bir Karakoç’tur. Her çocuk bir üreticidir kendi evreninde, büyüklerin ihtiraslı dünyalarında. Onlar kaprislerden azade.

Tekâmül en iyi bir çocukta gözlemlenir. Tekamülün sınırlarını bir çocuğun iptidai sorularında keşfedersiniz. Kamil insan olmak aynı zamanda kirlenmemektir de. Onlar tüm kirlerden uzak. Tüm uzaklıklardan bile uzak. Çünkü karşılıksız sevebilen birer sanatçı hepsi. Konunun biçemine takılmayıp içindeki manayı keşfeden ya da biçemi ve özü özgünce harmanlayan. Kamil: Yetkin, erişkin, eksiksiz, ağırbaşlı, mükemmel, kültürlü, bilgili, bilgin, bütün, yaşını başını almış, terbiyeli, görgülü. Ne çok anlamı var. Birisi demiş: Her çocuk sanatçı doğar ama zamanla etraftaki yalanlarla biçim kazanıp birer yığın haline gelir. Köşeli bir yığın, kare. Sonra ondan tekerlek olup bir arabayı taşımasını beklememelisin. Tahayyülden uzaklaşıp tekâmülden ayrı kalmak bu olsa gerek.

 

 

‘’Bir şey ne kadar ulviyse o kadar geç olgunlaşır, armutlar hariç.’’

Tıpkı kadın değil mi? Her kadın doğar, çocuk olur, büyür ama o çocuk hep içindedir. Onunla birlikte gezer dolaşır, yer içer, dertleşir. Sonra bir zorba kanlı bir baskınla o çocuğu kadının içinden dışarı çıkarır. Erkek. Kadın artık çocuk olmaktan daha çok çocukludur. Anne. Katil ile maktulün amansız birleşmesinde dünyaya ‘’göçen’’ bir cinayet mahsulüdür insan. O kadim rahatlığından koparılıp bu dünyaya cennetteki günahının cezasını ödemek için gönderilen insan. Hâlbuki bir lokma elmanın cezası bu çilekeş dünya olmalı mıydı? Hayır, bu tehlikeli bir soru azizim, zira sebepler Halik-ı bir top nurlu çamur için evreni halk ettiyse, buraya gelmemizin sebebi de bir lokma elma olabilir pekâlâ. Bu cinayet işlendi, buradayız ve yaşlanırken tekâmülden ve tahayyülden uzaklaşıyoruz azizim.

‘’Damlaya damlaya göl oluyorsa o zaman o göl aslında kocaman bir damladır.’’

Bir göl gibidir çocuk, içinde yemyeşil sazları, vıraklayan kurbağaları, bir doğa parçası. Tıpkı Çin tıbbı. ‘’Eğer sen doğanın parçasıysan doğada senin parçandır’’ gerçeği gibi. Ondan kopmaya çalıştığın kadar o da senden uzaklaşır. Tıpkı nazlı bir ilim. ‘’Kaçtıklarımız bir gün döndüklerimiz olacak’’ gerçeği doğa-insan ilişkisi için söylenmiş sanki. Uzaklaştığın, yüksek gökdelenler yapıp terk ettiğin toprağının mezarın olacağı gerçeği gibi. Komik olan ne biliyor musun? Yükseldikçe başımızın göğe ereceğini zannetmemiz. Hâlbuki zirvede doğmuşuz çocuk olarak. Daha ötesi yok ki. Büyüdükçe zirveden biraz daha uzaklaşıyoruz aşağıya doğru. Bazılarımız yuvarlanarak, bazılarımız geze geze ama herkes aşağıya ovaya iniyor. Sakinliğin hükümdarlığını yaptığı o kadim ülkeye ve de refahın. Yuvarlandıkça gidiyoruz, gittikçe büyüyoruz ama büyüdükçe gidemiyoruz. Büyüdükçe ayağımıza daha kocaman taşlar geliyor. Daha çok çamur katmanı derimize yapışıyor. Büyüdükçe küçülüyoruz. Küçüklükte büyüklük arıyoruz. Ovada hiçbir şey değişmiyor ama. Orada ortada büyük-küçük diye bir şey yok. Herkes aynı yaşta, aynı kiloda, aynı zeminde, aynı büyüklükte, aynı kadim sükûnetin içinde. Orada bir damla bir damla daha iki damla yapmıyor, daha büyük bir damla yapıyor. Sonra kocaman bir damla.

 

 

‘’Seni ışıkla görebiliyorsam, ışığı ne ile görüyorum?’’

Işık en son dalga mıydı yoksa tanecik miydi? Hatırlamıyorum ama sanırım orta yol bulunmuştur. Orta yoldan kasıt her iki tarafı memnun etmektense her iki tarafı birleştirme gayreti. Tıpkı çocuk. İki ezeli düşmanı bir çatı altında birleştiren bir sanatkâr, bundan daha büyük bir sanat yapılmamış ve yapılamayacak sanırım. Kandıran ve kandırılan arasındaki sonsuz uzaysal denklemde bilinmeyen X, çocuktur bence. Bir an denklemde yokmuş gibi görünür ama her zaman denklemin karşı tarafına atılma ihtimali vardır. Bu denklemde eşitlik yok ama hakkaniyet var. Adalet. Tıpkı ‘’1+1=1’’ düsturu. Bu denklem insanoğlunun var olma denklemi. Birlikten kuvvet doğar gerçeği. Ama hangi birlerden? Bunca zaman insanoğlu ikircikli yapıda devinip dururken birliği kandırılan-kandıran çatısında mı aramalı? Ateşle barut yan yana mı gelmeli? Evet. Yanma reaksiyonu olmalı, yanmalı ve yakmalı biraz. Mesela kâğıdın ki 451 fahrenheit’tir. İnsanın yanma derecesi ne zaman keşfedilir bilemem ama ışıkla bir alakası olmalı. Yani çocukla. Yoksa ‘’nur’’ mu demeliydim? Nur topu gibi bir çocukla.

‘’Hatasız kul, hatalı çocuk olmaz.’’

‘’Hatasız kul olmaz, hatamla sev beni

Dermansız dert olmaz, dermana sal beni

Kaybettim kendimi, ne olur bul beni

Yoruldum halim yok, sen gel de al beni.’’

Lise yıllarında arka sıraların daimi bekçileri Orhan babanın tüm şarkılarını ezbere bilirlerdi, o sözleri sıralarına kazırlardı ama bir kez bunlar üzerinde düşündüklerini zannetmiyorum. Hâlbuki yaşama dair mükemmel bir feryad-u figandır. Çocukluktan uzaklaşmaya dair bir sitem. Dermansız kalışı insanoğlunun ve yakarışı.

‘’Feryada gücüm yok, feryatsız duy beni
Sevenlerin aşkına, ne olur sev beni
Sev beni…’’

İnsana gereken bir yakarış bu. Mutlak’a  olan itaat eseri. Aslında biraz da özgürlük var bu sözlerde. Bağımlı olmanın özgürlüğü. Bağlanırken özgür olmak. İsterken özgürce istemek. Ne olursa olsun yalnız ’O’ndan istemek.

Bu feryat, bu hasret, öldürür aşk beni
Uzaktan olsa da, razıyım sev beni
Razıyım sev beni…

Uzaklık kavramı bile anlamını yitirir bu yakarışta. Çünkü şah damarından daha yakın olması meselesini uzaklıkla açıklayamaz insan. Belki çok yakında olmakta görmeye mani, zira hikâye şöyledir:’’Bir gün balıklar kendi aralarında konuşuyorlarmış. ‘’Yav su su derler. İsmini işitiyoruz ama kendisini hiç göremiyoruz.’’ derlermiş. Diğer balık atılmış: ‘’Filan deniz de bir bilge balık var gidelim ona soralım’’. Gitmişler. Bilge balığın cevabı çok ilginç. ‘’Asıl siz bana suyun olmadığı bir yer gösterin.’’ Zihin açıcı değil mi? Bir şeyin yokluğunu ispat edemiyorsak o şey vardır. Akaid ilminin Emali isimli kitabında geçer. ‘O’ öyle bir şeydir ki eşyaları adlandırdığımız şeylerden olmayan, ışıksız görülebilen, sessiz duyulabilen. Esasında ‘’Hissedilebilen’’.

‘’Altını ıslatmayan çocuk bizden değildir.’’

Dünyada 7 milyon çocuk var altını ıslatan. Gerçi bu 2004 verisi ama. Bir miktar artış olmuştur. Çünkü altında yatan sebep acı. Çocuğun dıştan gelen etkiye tepkisi: Alt ıslatma. Bir çeşit yaşamaya karşı oluşturulmuş refleks. Acıya ve ızdıraba. Ancak 5 yaşından sonra olursa patolojik değerlendiriliyormuş. 5 yaşına kadar her şey mubah çocuğa, sonra da belleği gelişmeye, artık hafıza kavramı oluşmaya ve çocuk görmek zorunda kaldığı onca şeyi görmeye başlıyor. 0-5 yaş o nedenle en özgür olduğumuz yaş sınırları. Bir o kadar kısa, bir o kadar tatlı. Çoğu şeyi görmediğimiz ama annemizin gülücüklerle dolu yüzünü hiç kaçırmadığımız bir yaş. Havada dolaşan bulutlarla hayale daldığımız yaş. Etrafımızda olan en ufak bir yangını altımızı ıslatarak söndürmeye çalıştığımız bir yaş. Yangına körükle değil de suyla gidebildiğimiz tek yaş. 5 yaş.

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: