Ada Sakinleri


Yıllar önce televizyonda İstanbul’un adalar diye bir ilçesi olduğunu duyduğumdaki heyecanımı hala hatırlıyorum ve ta o zamandan karar vermiştim İstanbul’a kadim olarak yerleşmeyi. Ne garip bir tezahürdür ki tam 7 yıl sonra İstanbul da bir okulda okuma fırsatı buldum. İstanbul sokaklarında kaybolma riskini tattım. Adalarda canım çıkasıya kadar ağırlandığım pedalıyla rüzgârlara gark olduğum zamanlar yaşadım. Ve yine ne kadar güzel tevafuktur ki sur içinin orta yerinde tüm İstanbul’un bütün güzelliğiyle ayaklarımın altına serildiği Bozdoğan’ın üzerine çıkma talihine yakalandım. Sadece bu kadarla da yetinmeyeceğimi belirteyim, adeta açık hava müzesini andıran İstanbul’u elimde haritam(tarihi yerlerin tarihini de kısa ve öz anlatan cinsten),boynumda makinem altımda sandaletlerim ve sırtımda sırt çantamla bu yaz yeniden keşfe çıkmayı planlıyorum. Nasip olur inşallah.

Ada sakinleri dikkat!

Bu anonsu duyduğumda içimde tuhaf bir ürperti oluştuğunu itiraf etmeliyim zira yıllardır özlemini çektiğim bir yere gidip de oraya ait olduğunu hissetmek gerçekten ilginçti. Aç susuz yürüdüğüm onca kilometrenin sonunda böyle bir anonsla ada sakinlerinin arasına kabul edilmek herkese nasip olmayacak bir mutluluk. Bisikletim olmadığı için o bayırları rüzgârlarla kucaklaşmadan inmek ilk sefer ki kadar heyecanlı olmasa da, adım atmanın da kendine has cazibesini bir kez daha tatmış oldum. Zaten burnuma gelen gübreyle karışık çiçek ve çimen kokularına, kulaklarıma ilişen nal, börtü böcek ve şen çocuk seslerine dalarak, ayaklarım ve dizlerimdeki sıkkın ağrıya ve bazen dayanılmaz raddeye varan ada güneşine aldırmadan, donmadan ve bulanmadan akmak için yürümek gerekmez miydi? Öyle de yaptım, tüm rüzgârlı hayallerimi diğer seferlerime bırakarak. Çünkü bu ilk değildi ve sonda olmayacaktı.

Emeğin ve emekçinin bayramında bu kadar insanın adalar vapuruna doluşup ana karadan kaçması gördüğüm manzaralardan değildir. Herkes uzaklaşmanın ya da kısmen kafa dinlemenin peşinde akraba yakın dost v.s. vapura koşuyor 1 saatlik yolculukta ayakta kalmamak için. Mahşeri bir kalabalık olmasa da ona yakın insan grubu bugün, bu önem arz eden günde İstanbul’dan uzaklaşmak üzereler. Biraz sonra yani çayımdan son yudumumu ve mentollü sigaramdan son dumanımı alıp onların arasında görünmez olacağım. Sabırsızlanıyorum zira kaybolmanın tadını unutmak istemiyorum ve aslında biraz da ayakta kalmamak istiyorum. Ayaklarıma basan ayak sayısını ya da sırtıma değen el sayısını hesaplayamadan cüzdanımı ve telefonumu sağlama almış bir şekilde aralarına karışıyorum. Sürü psikolojisinde var olan birlik burada da mevcut, benim yerime onlar karar veriyor. Ben sürüyüm onlarda benim çobanım. Yer bulamıyorum, uflaya puflaya ve biraz da tuhaf ergen triplerine girerek üst katta şansımı deniyorum. Aslında açık bir yerden denizi görebilmek ve birkaç kare dondurabilmek için yukarı kata çıkmıştım lakin bu arada da yer meselesini çözerim diye umuyordum ama olmadı. Çaresiz bir duvar dibinde bağdaş kurup oturdum. Hareket ediyoruz bilinen bir sonluğa doğru. Kulağıma hafif bir çığlık geliyor ve üzülüyorum, içimden ’’yanında olmalıydım’’ diyorum ama nafile. Oturduğum yeri kaptırmak gibi bir niyetim yok zira 1 saatlik yolculuk var önümde. Arkadaşlar çay ısmarlıyorlar ve elime yeni tarihli Taraf gazetesi geçiyor. Önemli addettiğim yerlerini tek satır atlamadan hatmediyorum. Lakin gündemde önemli konular var. Sıkılmaya ramak kala güzel bir kalp beni gazete sayfalarına yapışmış bir vaziyette yakalıyor: ‘’Biz dışarı çıkıyoruz’’. Peşlerine takılıyorum.

Vapurun orta kısmında adalı olduğunu düşündüğüm yaşlı bir insan o kısımda sigara içilmesi yasak olmasına rağmen sigarasını ciğerlerine dolduruyor. Adamın yaşlı bir o kadar da kararmış kalbindeki cesarete hayran kalıyorum çünkü görünüşünden ceza parası olan 69 TL’yi veremeyeceği belli diye düşünüyorum. Benim de canım yakmak istiyor bir mentollü ama kendimi adaya saklamakta karar kılıyorum en son. Konuşuyorum dayıyla belki bir fotoğraf yakalarım diye. Size de olmuştur eminim, bir an gelir ve o an istediğiniz şey gerçekleşir. Gerçekleşeceğini de bilirsiniz önemli kısmı da burası. Tahminim doğru çıktı ve yaşlı dayıya 2-3 kare fotoğraf çekmeyi başarıyorum. Başarılı sayılabilecek fotoğraflar oldu aslında. Sohbet, muhabbet yaparak ve bol bol fotoğraf çekerek varıyoruz sonlu bitişe.

İniyorum beni azgın dalgalardan kurtaran denizatımdan.

Hep hayran kalmışımdır atalarıma bana bıraktıkları onca tarihi eser nedeniyle. Tüm yapılan karalama kampanyalarına aleyhte toplanan onca diasporaya rağmen bizi kaçarak terk ettiklerine hiçbir zaman inanmamışımdır. Çünkü yaptıkları ortadaydı ve sur içini ne zaman gezmeye çalışsam yaptıklarıyla ‘’biz sizin için çalıştık’’ dediklerini işitiyordum. Aklımdan bunca kaynağı halkına aktaran insanların bizi bir gemi odasında imzalanmış olan antlaşmalarla satmayacağına inanıyordum ya da inanmak istiyordum.

Muhteşem bir ata yadigârı iskele bizi karşıladı orada. Çeşitli çinilerle bezeli ve büyük sütunlarla, tarihin boyunduruğunda ayakta kalmayı başarmış bir yapı. İçerisinden geçerek merkeze adım atıyoruz. Kafamızda onca plan olmasına ve çoğunu gerçekleştiremeyeceğimizi bildiğimiz halde planlar yapıyoruz. Önce mangal yapalım diyoruz ama yemek yiyoruz, sonra bisiklet alalım diyoruz ama yürüyoruz, daha sonra faytona binelim diyoruz ama gübre kokusuna takılıyoruz. Gülü seviyoruz ama dikenine saplanıyoruz, katlanamıyoruz. Ardımızda bayırlar kalıyor yokuş yukarı tırmanırken. Başımızda öğlen sonrası sıcağı ve dimağımız kurumuş durumda. Bayırın ortalarına doğru bir sucu gözümüze çarpıyor ama galiba ‘’since1915’’ yazısını görünce almaktan vazgeçiyoruz. Nitekim karnımız artık palavralara tok. Tepede başka bir sucu imdadımıza yetişiyor, her halimizden anlamış olacak ki’ ’gençler su istersiniz siz şimdi’’ diyor biraz da esnaflığın verdiği boş boğazlıkla. Elimiz mahkûm kabul ediyoruz. Su fiyatı 1 liradan fazla olsa bile kabul ederdik zaten. Zira yorgunluğun ve susuzluğun son aşamasındayız. Kendimizi çimenlere atıyoruz. Bir gölgelik ve ağaç dibine sıvışıyorum üzerimdeki yorgunlukla. Kazağımı çıkarıp yere seriyorum ve uzanıyorum son haberlerde çıkan ‘kaşındıran tırtıl vakaları’na kulak asmadan. Ne kadar kaldığımı bilemiyorum ama bıraksalar daha fazla kalabileceğimi biliyorum, tüm gün ve belki tüm ömrümü bu adanın bu kısmında geçirerek yaşayabilirim. Fazla hayalî düşünüyor olabilirim. Ama görmelisiniz o anı.

Artık işimiz nispeten daha kolay. Her inişin bir çıkışı olduğu düsturunca önümüzdeki bayırın bizi zorlamayacağını düşünüyoruz. Hatta biraz zorlasak zevk bile alabiliriz bu ilginç yolculuktan ama nedendir bilinmez çoğu zaman istediğimiz şeyler olunca neden olduğunu sorguluyoruz. Şükretmiyoruz. Tıpkı ayakları ağrıyan bir insanın sızlanacağı yerde ‘’ne iyi ki ağrıyacak ayaklarım var’’ diyebilmesi kadar iyimser olabilmeliyiz.

Evet, sadece ayaklarım değil yorulan, kalbimde ağrıyor artık ve dolaşım sistemimle gizemli bir hastalık ellerimde son buluyor, devam etme cesareti bulamıyorum kendimde

….

 

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: