Seçkinlik ve Sıradanlık Üzerine-Arthur Schopenhauer


1.

Uzun zaman önceydi, sorgulamaya başladığım yıllardı ya da sorgulamak istediğim ama nasıl yapılacağını bilemediğim zamanlardı. Schopenhauer ile tanıştım sonra. Bu adamda istediklerim vardı, felsefesi yıkıcıydı ve ben içerisinde kaybolmuştum. İnanılmaz zevkliydi ve hala da öyle . Aşkın metafiziğinde insanlara ve özellikle kadınlara karşı yaklaşım tarzım değişti. Okumak yazmak ve düşünmek üzere de neleri okuyacağımı nasıl ve ne zaman düşünmem gerektiğini öğrendim. Bunlar benim için inanılmaz tecrübelerdi,çünkü ilk defa kendimi hissedebilmiştim ve tekrar tekrar ruhuma dokunmak tat veriyordu bana. Rastladığım ve hayran kaldığım pasajların altlarını çiziyor ve tekrar tekrar okuyordum, kafama işliyordum içindekileri. Hala da öyleyim, şimdi ise seçkinlik ve sıradanlık üzerine de tekrar tabularım yıkılıyor.Küllerimden tekrar doğuyorum ve kendimi birçok kez ki gibi güçlü hissediyorum. İşte bu inanılmaz.

Deha denilen olay çevrede çoğu zaman yenilen bala pekmeze kuru üzüme bağlanırdı. Cidden hala öyle ,annemin sabahları kafamın çalışması için 21 tane kuru üzüm yedirmeye çalışmasını daha dün gibi hatırlıyorum. İlginçtir hiçbir zaman işe yarayıp yaramadığını öğrenemedim. Bu daha çok yakıtla alakalı gibi gelmiştir her zaman bana. Motora konulan iyi yakıtın motoru az kirletmesi gibi. Bununla ilgili çok yazı ya da kitap okuduğumu pek hatırlamıyorum ama Schopenhauer’ i okuduktan sonra kafa çalışmasının zekayla hiçbir alakasının olmadığını anlıyor insan.Tıpkı bir Porshe’ye dandirik bir yakıtı koymakla onun kalitesinden ve keskinliğinden bir şey kaybetmemesi gibi. Zeka çoğunluğun hem fikrince Allah vergisiydi ama bu sefer deha denilen olayın ne olduğuı karanlıkta kalıyordu. Picassoların ve  Messilerin hep ‘zeki’oldukları söylenmişti bize. Annelerinin her sabah onlara kuru üzüm yedirdikleri gelirdi aklıma benimde, çocukluk işte. Ama Schopenhauer dehayı zekanın kabına sığmaması olarak tanımlıyordu, o dehayı her şeyi önüne katıp sürükleyen bir çağlayana benzetiyordu ve deha ona göre bir kasırgaydı etrafı kasıp kavuran. Ucu lazerle bilenmiş bir bıçaktı o. Hala o pasaj aklımda sayfa 55 satır 12-20 arasında. İnanılmaz bir delilik hali diyordu orada, dahi aynı oranda delidir de. Çünkü aklı iradesinin hizmetkarı olmaktan çıkmıştır ve saf özgürlüğün sınırsızlığında kanat çırpar. Saf sonsuzlukta şeyleri saf haliyle görebiliyordu ve dahinin kafasında objelerin büyük bir şablonu bulunuyordu. Mükemmel bir keskinlik.

Sadece bu da değil dahinin özellikleri. Yararsızlık  ve kazanç getirmezlik dahinin eserlerinin temel özelliklerindendir. Bu onun soyluluğunun alamet-i farikasıdır. İnanılmaz bir kısım burası, çünkü  ”dahi” dediğimiz nice insanın sadece zeki olduklarını öğrenmiş oluyorduk. Tabular yıkılıyordu bir kez daha. Bu durumda zamanında tanınmamış ve öldükten sonra değeri anlaşılmış ne kadar yazar, ressam, daha nice insan  varsa hepsine ait oldukları nam verilmiş oluyordu. Demek ki onlar çağdaşlarından yüzyıllar sonrasını dehaları yardımıyla görebilmiş ve o zamanın insanlarının sıradan beyinleri tarafından kavranamamış oluyorlardı. Yaralı da değildi onlar Schopenhauer yaralı insanla dahiyi karşılaştırmayı tuğlayla elması karşılaştırmaya benzetiyordu. Dahi adamın yaptığı şey yararlı değildi kazanç getirmiyordu, tuhaftı ve zamanının insanları anlayamıyordu. Bunun nedenidir ki sıradan bir beyin ile seçkin beyin arasındaki uçurum bu denli büyük oluyordu ve sıradan beynin dinginliği ve etrafı tetkik eder hali seçkin beyinde bulunmuyordu.Mükemmel bir saflık.

Yaradan insanları kaderleriyle yaratmış ama hep bir seçenek bırakmış ona. Seçme şansımız varmış ve seçtiğimiz şey bizim kaderimiz oluyormuş. Ne tuhaftır, hiç bir zaman anlayamadım kadere her şarkısında söven ya da her kitabında lanet yağdıran ”angutyus” tarzı insanları. Halbuki nefret edecek hiç bir şey olmamalı, sadece ortada basit bir seçenek var. Kader zaten basit bir basmakalıp kurallarından oluşmuş ve insanlara dayatılmış bir şey değil ki. Sen seçersin ve o kaderin olur. İşte benim kader anlayışım, belki bu ervah-ı ezelden bize verilen yeteneklerde pek işleyemiyor ve altından kalkmak için ise allahın takdiri deyip kenara çekiliyoruz. Ama buna isyan etmekten çok tercihimizi kullanarak kendimizi doğru şeylere yönlendirmekten kullanmalıyız. Kitapta buna benzer bir pasaj var,eğitimin çarpıklığı hakkında. Bu da inanılmazdır sayfa 78 satır 17-26 arası. Diyor ki:”İnsanlarımıza önce öğreteceğimiz şey kötülüğü öğretmemek olmalı” . Ne kadar doğru. Eğitim sistemimizden yılardır mükemmele yakın zekalar geçiyor ve bu zekalar birikimleri ölçüsünde taşıyor ardından ortaya dehalar çıkıyor. Biriktirme safhasında yaşanan olaylar kimi dehaları atom bombasını yapmaya yönlendiriyor kimi dehaları da Van Gogh yapıyor. Sistem işte. Aslında Schopenhauer bunada bir açıklık getiriyor. Deha öyle bir bir şeyki bulunmaz hint kumaşı gibi bir şey ve çoğu zaman etrafındaki kimse onu anlayamıyor. Çünkü bu tip insanlar kaderlerinin onlara verdiği(seçme şanslarını da kullanarak) ölçü de diğerleriyle aynı tınıda olamıyorlar, gürültüden ve boş konuşmalardan nefret ediyorlar. Sessizlik içerisinde içlerinde dolanan fırtınaların seslerine kulak veriyorlar ve böylece üretmeye başlıyorlar.

2. bölümde yine bu muhteşem adamı anlatmaya ve alıntılar yaparak tabuları yıkmaya çalışacağım.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: