Şairin gömleği cepli olur


O cepte çünkü bir defter ve bir kalem hazır tutulur. Bir şair neyle karşılacağını bilemez, ilham bir fotoğrafçıyla bir şaire ne zaman düşer bilinmez ama şairin o defteri hazır tuttuğu gibi fotoğrafçı da parmağını deklanşörde hazır bekletmeli, azizim.

Saçların mı  ıslak yoksa, bedenimden yağan yağmura mı yakalandın, azizim? Şaşırdın mı yoksa gözlüklerimden baktığım çikolata imparatorluğuma? Azizim, kar tanesimi o yakalamaya çalıştığın yoksa sessiz bir çığlık mı?

Reklamlar

Korkma Ben Yokum


Bir kış günü şöminenin ateşiyle ısınan küçük ama sevimli dağ evimde pencereden içeriye süzülen ikindi ışıklarıyla aydınlanan masamda oturmuş Sartre okuyorum. Bir elimde sigaram diğer elimde kahvem ve önümde onlarca kitabımla özlediğim ama korktuğum münzevi hayatı yaşıyorum. Bazen aldığım psikolojik seanslardan içtiğim onca dopamin etkili ilaçlardan sığındığım; bazen de onca insanın arasında yaşayıp da nasıl bu kadar yalnız olduğuma hayret ettiğim yer burası. Burası benim Hir’am. Hezeyanlarımın duvarlarda yankılandığı mağaram. Mağaram kocaman bir göle açılıyor, adı Okyanus.

Konuşabildiğim tek arkadaşımdır. Bu hayatta hiçbir insanda görmediğim samimiyeti Okyanusta, hiçbir insanda bulamadığım insanlığı bu kocaman su damlasında keşfetmişimdir. Arada bir sandalımla üzerinde gezintiye çıkarım. Böyle zamanlarda uçuk kaçık konulardan lafın belini kırarız. Mesela geçen gün Tanrıdan bahsettik. Ben var olduğunu iddia ettim, o ise olmadığını. Nedenini sordum. ‘’Eğer olsaydı sen hasta olmazdın’’dedi. ‘’İyi de, ben hasta değilim ki’’ dedim. Sonra uzun uzun hasta olmadığımı, işte şu an burada olduğumu ve kendisiyle mantıklı bir şekilde konuştuğumu söyledim. ‘’Hayır, sen hastasın ve bunun farkında da değilsin.’’ dedi. ‘’Eğer Tanrı olmuş olsaydı ve üzerine düşen görevi hakkıyla yerine getirmiş olsaydı bu dünya da bir tane şizofren olmazdı ‘’dedi. O ne ki? dedim. O da bana aslında beynimin bana oyun oynadığını, kullandığım ilaçların sadece beynimin anormal aktivitesini durdurmak için kullandığımı ve daha da korkuncu aslında kendisinin bir hayalden ibaret olduğunu anlattı. Dehşete kapılmıştım. Önce Tanrı’nın olmadığı şimdi de kendisinin olmadığı.’’ Hayır, lütfen böyle konuşma Okyanus, Tanrıya da sana da ihtiyacım var.’’dedim. Anlatmaya devam etti. Beynimin bir bölgesinde aşırı dopamin salınımına bağlı olarak bozukluk oluşuyormuş. O da beni insanlara güvensiz içime kapanık yapıyormuş. Tuhaf sesler duymamın, yalnızlığa meyilli olmamın hatta intihar etmek niyetinde oluşumun bu bölgeyle bağlantısı varmış. Üstelik eğer ben Ortaçağ’da yaşasaymışım insanlar beni içime şeytan girdi diye yakarlarmış. İyiden iyiye kafam karışmıştı.

Uyandım. Son 5 yıldır bu sahneyi yaşıyorum. Uyumuyorum ama insan hastayken gözleri açıkta rüya âlemine dalabiliyor işte.

Her şey annemin beni kundakta bir cami avlusuna terk ettiği o kış akşamı başladı. Beni bulan imam efendi donmak üzere olduğumu ve hastaneye yetiştirmeselermiş ölebileceğimi söyledi. İstenmemektense ölmeyi yeğlerdim. Bu imam efendi sonra beni yuvasına aldı, çocuklarından ayırmadı. Onlar ne istediyse bana da aynısını getirirdi. Utangaç, her şeye içerlenen bir halim olduğundan diğer çocuklarla pek kaynaşamadım. Ama kitapları çok severdim bir de resim yapmayı.

İmamın karısı benden hiç haz etmezdi. Beni dövmeseydi hakaretlerine dayanabiliyordum. İmam efendi mülayim adam olduğundan cadaloz karısına laf geçiremiyordu. İmtihan dünyası işte. Yapma hanım haramdır, el kadar çocuk diyorsa da beni morarmaktan kurtaramazdı. O kadın yüzünden gittikçe insanlardan uzaklaşıyordum, uzaklaştıkça da Okyanus’a yaklaşıyordum.

Sefil hayatımın diğer dönüm noktası da imam efendinin hazin bir trafik kazasında vefat etmesiydi. Sarhoşun biri aldığı 62 promil alkolle direksiyona geçmiş bu da yetmemiş bir de yatsı namazından dönen imam efendinin karşısına çıkmış. Kafa kafaya girmişler. Sarhoşun burnu bile kanamazken benim imam efendi hayata veda etmiş. Haberin evde bomba etkisi yaratmasını beklerdim ama asıl bomba benim 17 yaşındaki yaşlı kalbimde patladı. Cadaloz kadın ise benden kurtulacağına seviniyordu. Ertesi gün Sosyal Hizmet yetkilileri beni kafesi andıran bir arabayla almaya geldiler. Kadın beni ispiyonlamış bir de ‘’Bu çocuk deli, gece tuhaf tuhaf sesler çıkarıp kalkıyor, sokaklara düşüyor’’. Hâlbuki bir kere olmuştu. Vicdansız. Sosyal Hizmet görevlileri beni arabanın kafesine yerleştirdi. 1 saat sonunda hastanenin önündeydik. Hemen beni alıp psikoloji departmanına getirdiler. Yuvarlak gözlüklü, pos bıyıklı boynu bükük bir adam beni karşıladı, uzun ama hayatımda ilk defa rastladığım rahat bir koltuğa oturttu.

-Adın ne yavrum?

-…

-Kaç yaşındasın peki?

-…

Zor sorulardır bunlar hayatında çok az konuşmuş çocuklar için. Benim için de öyleydiler. Cevap veremedim. Böyle tuhaf ve zor sorular sürerken içeriye yüzünde maske olan bir kadın girdi. Maskenin altında annemi görür gibiydim. Yanıma doğru yaklaşırken kadının yüzüne atladım. Niyetim zarar vermek değildi. Sadece annemi özlemiştim ve cevabını bulmam gereken sorular vardı. Odadakileri bayağı telaşlandırmış olmalıyım ki beni apar topar paketleyip arabaya geri götürdüler ve bu sefer rotamız başka bir hastaneydi. Ama burası daha soğuk, daha karanlık, daha donuk ve daha çok kafesi olan bir hastaneydi. Bol yapay ışıklı uzunca bir koridordan geçtikten sonra bir kafesin önünde durduk. Görevliler gömleğimin kollarını çözüp beni içeriye yerleştirdiler. Kafesime alışmam uzun sürmedi çünkü burası tıpkı kışın saklandığım mağaramı andırıyordu. Sadece kitaplarım eksikti. Soğuk duvarlara daldım.

‘’Bana böyle şeyler söyleme lütfen Okyanus’’ dedim. Yüzüne muzır bir gülümseme takındı. Bu gülümsemesine bayılırdım Okyanusun. Gerçeği söylediği zamanlarda böyle gülmesi kendisinin haklı olduğuna inanmasındandı.’’Hem sen nereden biliyorsun ki şizofreni hastalarını ya da Tanrının onları yalnız bıraktığını?’’dedim.’’Ha ha! Eğer Tanrı var olmuş olsaydı insanların delirerek kendi buyruğundan çıkmalarına izin verir miydi? Onları bir başına yalnızlığa terk eder miydi?’’diye ardı ardına sorular sordu. Afallamıştım. Beynimdeki tüm insani yanım bu soruların cevaplarında kaybolmuştu. Belki cevap veremezdim çünkü daha önce yalnızlığımın nedenlerini hiç sorgulamamıştım. Beni daha fazla üzmemek için durumu toparlamaya çalıştı Okyanus: ‘’Ben aslında senin hasta olmadan önceki halinim. Bu kadar çok şey bilmem de aslında senden ötürü. Şu an benimle konuşman da hasta olduğunun göstergesi işte. Hiç kimse kendisiyle bu kadar uzun süre konuşamaz. Sen hastasın ve ilaçlarını almadığın zamanlarda rahatladığını sanıyorsun. Bilmelisin ki en çok hasta olduğun, beyninin beni senden farklıymış gibi gösterdiği vakitler ilaçlarını almayı reddettiğin zamanlar.’’dedi.’’Yani sen bensin ve ben de aslında senim öyle mi?’’dedim.’’Evet, biz biriz’’dedi. ‘’O zaman benim adım da Okyanus, öyle değil mi?’’ dedim. ‘’Tam olarak değil ama senin ismin annemizden hatırladığım kadarıyla Yanus.’’dedi. İyiden iyiye meraklanıp dehşetle’’ Sen annemi tanır mıydın?’’ diye haykırdım.’’Elbette ben de onun çocuğuyum. Üstelik sadece tanımakla kalmıyor; yüzünü, ellerini ve kokusunu da hatırlıyorum.’’dedi.

Uyandım. Adım Yanus’du. Yaşım 17. Akla zarar arkadaşlarımın, tuhaf hayaletlerimin ve garip seslerin olduğu bir kafesteydim. Görevlilerden biri içeri içmediğim antipsikotik ilaçlardan bir parti daha gönderdi. Bu insanlar beni bayağı deli zannediyorlardı. Ama biliyordum ki beynimi ilaçlarla uyuşturuyorlardı ve asıl deliler beni deli zannedenlerdi. Sırf Okyanusun sesini duyuyorum, sırf onunla konuşuyorum diye deli yaftası yapıştırmışlardı. Bir gün kontrol için beni almaya görevliler meşhur kıyafetim olan kolları uzun beyaz gömleğimi giydirirken haykırdım: ‘’Adım Yanus, evet evet, ben Yanusum, bırakın beni!’’. Oralı olmadılar ve kollarımdan kaldırıp doğru tekerlekli kafese götürdüler. ‘’Ben deli değilim ahmak herifler, bırakın!’’ diye bağırdım. Ardından yine şu pos bıyıklı psikiyatrisin odasında soluğu aldık. Yine aynı soru:

-Adın ne? Bu sefer cevabım netti.

-Okyanus.

-Arkadaşın var mı hiç?

-Yanus

-En son ne zaman konuştunuz?

-Tabi ki, sık sık.

Gülüyordum. Artık umurumda değildi. Zaten bu yuvarlak gözlüklü adamda beni anlamayacaktı. İnsan formundaki hiçbir canlı beni anlayamayacağı gibi tedavi de edemezdi. Artık adamakıllı o soğuk kafesimi özlemeye başlamıştım. Zira orası dağ evime açılan kapıydı, Hir’am’a giden yoldu. Annemi merak ediyordum ve Okyanus’u özlemiştim. Ayağa kalkıp bildiğim ne kadar küfür varsa hepsini savurdum. İnsanlarla pek konuşmayan bir çocuğun bu kadar geniş küfür haznesine sahip olması ancak onun akıllı biri olduğunu ispatlardı zaten. Hem konuşan Yanus değil Okyanus’tu. Benim olmadığını iddia eden parçam. Görevliler yine olaya müdahil oldular. Hiç bırakmazlardı peşimi. Ne zaman akıllansam hemen gömleğimi giydirip durumu kontrol altına alırlardı. Yine öyle yaptılar. Apar topar tekerlekli kafese geri götürdüler. Durumumda düzelme olmadığına karar vermiş olmalılar ki görevlileri hakkımda konuşurlarken duydum.

-Zaten bunun gibiler hep tuhaf olurlar. Tüm hayatları boyunca susup bir an da patlayıverirler.

-Yazık gün yüzü görmemiş ama. Kadın çok zahmet etmiş. Hem az önce psikolog dedi zaten büyük travmalar şizofreniye neden olur diye. Ama bu biraz daha ilerlemiş hali sanırım. Dehaya varmayan ama normal akıldan da uzak bir yerlerde işte, arafta kalmış bir zihin. Biliyor musun dâhilerin çoğu hastaymış. Mesela ünlü Rus romancı Dostoyevski sara hatasıymış. Bir de bildiğim hayatında hep kedi resmi yapmış bir adam vardı, o da şizofren hastasıymış ama müthiş resimler yapmış ya. İnsanların onları akıllı zannetmelerinin tek nedeni istedikleri anda ve yerde iradelerinin zincirlerinden kurtulabilmeleri. Yani deliliklerini kontrol altında tutabiliyorlar. Tutamayınca da işte bu garip gibi sıyırıyorsun.

-Bir tekerlekli kafes sürücüsüne göre çok şey biliyorsun.

-Bu araçtan ne insanlar geçti bir bilsen. Bir defasında…

Onlar konuşmaya devam ederken hastaneme varmıştık. Beni kafesime koyduklarında artık kafesimin eskisi kadar soğuk olmadığını fark ettim. Rutubetli duvarlarında çiçekler açmış. Ufak penceresinden içeri sıcak bir güneş ışını gülümsüyordu. Gülümsemesine daldım. Okyanus…

‘’Bana annemi anlatır mısın Okyanus? Nasıl giyinirdi, neler yapardı, nasıl kokardı?’’dedim.’’Annemiz tıpkı lavanta bahçesindeki yasemin çiçeği gibiydi, kokusu hemen ayırt edilirdi. Elleri beyaz bir inciden daha güzel, gülüşü ise gök kubbeyi aralayan bir dolunay kadar iç açıcıydı. ’’Peki ama bizi neden bıraktı?’’dedim.’’Bunu ona sen sormalısın ama bir şartım olacak. Yüzme bilir misin?’’diye sordu.’’Hayır, hayatımda bu kadar acıdan başka hiçbir şeyin içinde yüzmedim.’’dedim.’’Acılarının dinmesini daha da önemlisi annemize kavuşmak ister misin?’’dedi. ‘’ Kim istemez ki?’’ dedim. ‘’ O zaman kendini bana bırak’’dedi. Kayığın küreklerini yana bırakıp ayağa kalktım. Arkamda küçük evimin üzerinde kar birikmiş. Kenarlarından aşağıya sarkıtlardan sular akıyor. Penceremde ki birikmiş küllüğüme gözüm takıldı. Hafif bir duman küllüğün üzerinden pencereye yayılıp hareli şekiller çıkarıyor. Evde biri mi vardı ki? Hem son sigaramı söndürmüştüm ben. Pencerede biri belirdi. Sigarasından son bir nefes çekip küllüğe bastırırken gözlerini kırpıştırdı. Bana bakıyor, el sallıyor. Dengemi kaybedip suya düşüyorum. Yavaş yavaş ve sessizce batıyorum. Su buz gibi, nefesimi kesiyor. Etrafta annem dâhil kimse yok. Kayık artık uzakta, ben de artık uzaklaşıyorum ve kan damarlarım teker teker istifa ediyorlar yaşamaya.

Uyanamadım. Artık hiç uyanmayacağım. Tuhaf dediğiniz, deli diye yaftaladığınız, itip kaktığınız, hücrelere kapatıp elektrik şoklarıyla sözde tedavi etmeye çalıştığınız, şu üç günlük dünyasını zehirli ilaçlarınızla çekilmez hale getirdiğiniz bu zararsız çocuk artık aranızda yok. Muhtemelen az sonra görevliler gelecek, beni önce yaşıyor zannedip gömleğimi giydirmeye çalışacaklar. Sonra hiç tepki vermediğimi anlayınca nöbetçi doktoru çağıracaklar. O da ölüm fermanımı imzalayacak: Gönüllü intihar. Görevliler beni alıp bir cenaze arabasına oradan da dağ evimin bahçesine gömecekler. Hiram’da uyumak bana huzur verecek. Yanımda annem de var artık her ne kadar bizi bırakmış olsa da.

Gel beraber çocuk olalım, iyi güzel, olalım da ölelim mi?


Çocuk olmak belki de insanoğlunun çabuk kaybedip en çok özlediği şeylerden. Sıkıntısının asgariye indiği tek dönem. Özlemesi de bu yüzden. Onca savaşın arasında oynayabilen, tek derdi çikolatası olan bir çocuk olmak. Tahayyüle sınır koymadan, biteviye dünyanın döne gelen küçük yumurcak elli evreni. Güzel olan şeyler çabuk biter ama ve daimi kalan acıdır, ızdıraptır. Mesele pesimistlik değil azizim. Düşün. Acılarımız olmasaydı can sıkıntısının pençesinde, kendimizi el ele vermiş Boğaz köprüsünde bulurduk. Sonrası boğazın serin suları. İnsanoğlu can sıkıntısıyla ızdırap arasında raks etmeli. Çocuk bu dansta seyirci. Belki bir gün sahneye çıkacak ama sahnedeki yerinden hiç haz etmeden dans edecek ve bir daha eski koltuğuna dönemeyecek. Yani seyredemeyecek, keşfedemeyecek, yorum yapamayacak, sanatıysa öldürülecek. Boğaz köprüsü ise dansın son aşaması. Selamlama kısmı. Sahneden ayrılmanın vakti. Işıkların artık eski renklerini yansıtamadığı bir an. Belki kurtuluş belki iradenin son aşaması.

Tahayyül en güzel örneklerini bir çocukta açığa vurur. Yaratıcılık ya da üreticilik, artık ne dersen de. O nedenledir ki oyun icat eder sürekli. Mesela kâğıttan bir fil yapar, gazoz kapaklarında kuleler, kumdan kaleler, ufak çakıl taşlarıyla binalar. Her çocuk bir Mimar Sinan’dır, bir Picasso’dur bir Sartre’dır, bir Karakoç’tur. Her çocuk bir üreticidir kendi evreninde, büyüklerin ihtiraslı dünyalarında. Onlar kaprislerden azade.

Tekâmül en iyi bir çocukta gözlemlenir. Tekamülün sınırlarını bir çocuğun iptidai sorularında keşfedersiniz. Kamil insan olmak aynı zamanda kirlenmemektir de. Onlar tüm kirlerden uzak. Tüm uzaklıklardan bile uzak. Çünkü karşılıksız sevebilen birer sanatçı hepsi. Konunun biçemine takılmayıp içindeki manayı keşfeden ya da biçemi ve özü özgünce harmanlayan. Kamil: Yetkin, erişkin, eksiksiz, ağırbaşlı, mükemmel, kültürlü, bilgili, bilgin, bütün, yaşını başını almış, terbiyeli, görgülü. Ne çok anlamı var. Birisi demiş: Her çocuk sanatçı doğar ama zamanla etraftaki yalanlarla biçim kazanıp birer yığın haline gelir. Köşeli bir yığın, kare. Sonra ondan tekerlek olup bir arabayı taşımasını beklememelisin. Tahayyülden uzaklaşıp tekâmülden ayrı kalmak bu olsa gerek.

 

 

‘’Bir şey ne kadar ulviyse o kadar geç olgunlaşır, armutlar hariç.’’

Tıpkı kadın değil mi? Her kadın doğar, çocuk olur, büyür ama o çocuk hep içindedir. Onunla birlikte gezer dolaşır, yer içer, dertleşir. Sonra bir zorba kanlı bir baskınla o çocuğu kadının içinden dışarı çıkarır. Erkek. Kadın artık çocuk olmaktan daha çok çocukludur. Anne. Katil ile maktulün amansız birleşmesinde dünyaya ‘’göçen’’ bir cinayet mahsulüdür insan. O kadim rahatlığından koparılıp bu dünyaya cennetteki günahının cezasını ödemek için gönderilen insan. Hâlbuki bir lokma elmanın cezası bu çilekeş dünya olmalı mıydı? Hayır, bu tehlikeli bir soru azizim, zira sebepler Halik-ı bir top nurlu çamur için evreni halk ettiyse, buraya gelmemizin sebebi de bir lokma elma olabilir pekâlâ. Bu cinayet işlendi, buradayız ve yaşlanırken tekâmülden ve tahayyülden uzaklaşıyoruz azizim.

‘’Damlaya damlaya göl oluyorsa o zaman o göl aslında kocaman bir damladır.’’

Bir göl gibidir çocuk, içinde yemyeşil sazları, vıraklayan kurbağaları, bir doğa parçası. Tıpkı Çin tıbbı. ‘’Eğer sen doğanın parçasıysan doğada senin parçandır’’ gerçeği gibi. Ondan kopmaya çalıştığın kadar o da senden uzaklaşır. Tıpkı nazlı bir ilim. ‘’Kaçtıklarımız bir gün döndüklerimiz olacak’’ gerçeği doğa-insan ilişkisi için söylenmiş sanki. Uzaklaştığın, yüksek gökdelenler yapıp terk ettiğin toprağının mezarın olacağı gerçeği gibi. Komik olan ne biliyor musun? Yükseldikçe başımızın göğe ereceğini zannetmemiz. Hâlbuki zirvede doğmuşuz çocuk olarak. Daha ötesi yok ki. Büyüdükçe zirveden biraz daha uzaklaşıyoruz aşağıya doğru. Bazılarımız yuvarlanarak, bazılarımız geze geze ama herkes aşağıya ovaya iniyor. Sakinliğin hükümdarlığını yaptığı o kadim ülkeye ve de refahın. Yuvarlandıkça gidiyoruz, gittikçe büyüyoruz ama büyüdükçe gidemiyoruz. Büyüdükçe ayağımıza daha kocaman taşlar geliyor. Daha çok çamur katmanı derimize yapışıyor. Büyüdükçe küçülüyoruz. Küçüklükte büyüklük arıyoruz. Ovada hiçbir şey değişmiyor ama. Orada ortada büyük-küçük diye bir şey yok. Herkes aynı yaşta, aynı kiloda, aynı zeminde, aynı büyüklükte, aynı kadim sükûnetin içinde. Orada bir damla bir damla daha iki damla yapmıyor, daha büyük bir damla yapıyor. Sonra kocaman bir damla.

 

 

‘’Seni ışıkla görebiliyorsam, ışığı ne ile görüyorum?’’

Işık en son dalga mıydı yoksa tanecik miydi? Hatırlamıyorum ama sanırım orta yol bulunmuştur. Orta yoldan kasıt her iki tarafı memnun etmektense her iki tarafı birleştirme gayreti. Tıpkı çocuk. İki ezeli düşmanı bir çatı altında birleştiren bir sanatkâr, bundan daha büyük bir sanat yapılmamış ve yapılamayacak sanırım. Kandıran ve kandırılan arasındaki sonsuz uzaysal denklemde bilinmeyen X, çocuktur bence. Bir an denklemde yokmuş gibi görünür ama her zaman denklemin karşı tarafına atılma ihtimali vardır. Bu denklemde eşitlik yok ama hakkaniyet var. Adalet. Tıpkı ‘’1+1=1’’ düsturu. Bu denklem insanoğlunun var olma denklemi. Birlikten kuvvet doğar gerçeği. Ama hangi birlerden? Bunca zaman insanoğlu ikircikli yapıda devinip dururken birliği kandırılan-kandıran çatısında mı aramalı? Ateşle barut yan yana mı gelmeli? Evet. Yanma reaksiyonu olmalı, yanmalı ve yakmalı biraz. Mesela kâğıdın ki 451 fahrenheit’tir. İnsanın yanma derecesi ne zaman keşfedilir bilemem ama ışıkla bir alakası olmalı. Yani çocukla. Yoksa ‘’nur’’ mu demeliydim? Nur topu gibi bir çocukla.

‘’Hatasız kul, hatalı çocuk olmaz.’’

‘’Hatasız kul olmaz, hatamla sev beni

Dermansız dert olmaz, dermana sal beni

Kaybettim kendimi, ne olur bul beni

Yoruldum halim yok, sen gel de al beni.’’

Lise yıllarında arka sıraların daimi bekçileri Orhan babanın tüm şarkılarını ezbere bilirlerdi, o sözleri sıralarına kazırlardı ama bir kez bunlar üzerinde düşündüklerini zannetmiyorum. Hâlbuki yaşama dair mükemmel bir feryad-u figandır. Çocukluktan uzaklaşmaya dair bir sitem. Dermansız kalışı insanoğlunun ve yakarışı.

‘’Feryada gücüm yok, feryatsız duy beni
Sevenlerin aşkına, ne olur sev beni
Sev beni…’’

İnsana gereken bir yakarış bu. Mutlak’a  olan itaat eseri. Aslında biraz da özgürlük var bu sözlerde. Bağımlı olmanın özgürlüğü. Bağlanırken özgür olmak. İsterken özgürce istemek. Ne olursa olsun yalnız ’O’ndan istemek.

Bu feryat, bu hasret, öldürür aşk beni
Uzaktan olsa da, razıyım sev beni
Razıyım sev beni…

Uzaklık kavramı bile anlamını yitirir bu yakarışta. Çünkü şah damarından daha yakın olması meselesini uzaklıkla açıklayamaz insan. Belki çok yakında olmakta görmeye mani, zira hikâye şöyledir:’’Bir gün balıklar kendi aralarında konuşuyorlarmış. ‘’Yav su su derler. İsmini işitiyoruz ama kendisini hiç göremiyoruz.’’ derlermiş. Diğer balık atılmış: ‘’Filan deniz de bir bilge balık var gidelim ona soralım’’. Gitmişler. Bilge balığın cevabı çok ilginç. ‘’Asıl siz bana suyun olmadığı bir yer gösterin.’’ Zihin açıcı değil mi? Bir şeyin yokluğunu ispat edemiyorsak o şey vardır. Akaid ilminin Emali isimli kitabında geçer. ‘O’ öyle bir şeydir ki eşyaları adlandırdığımız şeylerden olmayan, ışıksız görülebilen, sessiz duyulabilen. Esasında ‘’Hissedilebilen’’.

‘’Altını ıslatmayan çocuk bizden değildir.’’

Dünyada 7 milyon çocuk var altını ıslatan. Gerçi bu 2004 verisi ama. Bir miktar artış olmuştur. Çünkü altında yatan sebep acı. Çocuğun dıştan gelen etkiye tepkisi: Alt ıslatma. Bir çeşit yaşamaya karşı oluşturulmuş refleks. Acıya ve ızdıraba. Ancak 5 yaşından sonra olursa patolojik değerlendiriliyormuş. 5 yaşına kadar her şey mubah çocuğa, sonra da belleği gelişmeye, artık hafıza kavramı oluşmaya ve çocuk görmek zorunda kaldığı onca şeyi görmeye başlıyor. 0-5 yaş o nedenle en özgür olduğumuz yaş sınırları. Bir o kadar kısa, bir o kadar tatlı. Çoğu şeyi görmediğimiz ama annemizin gülücüklerle dolu yüzünü hiç kaçırmadığımız bir yaş. Havada dolaşan bulutlarla hayale daldığımız yaş. Etrafımızda olan en ufak bir yangını altımızı ıslatarak söndürmeye çalıştığımız bir yaş. Yangına körükle değil de suyla gidebildiğimiz tek yaş. 5 yaş.

 

Çılgın


Lunapark bir çocuk için ne demekse Tüyap bir kitapsever için odur. Hele hele içinde sanat galerisi açılmışsa, imza günleri birbirini kovalayan popülist yazarlar varsa, salonları konferanstan dolup dolup taşıyorsa, sokaklarında yürümek  başlı başına bir zorluksa ve insan hangi fotoğraf sergisine girsem, hangi resme daha çok baksam, hangi kitabı alsam diye şaşırıyorsa daha bir güzeldir.

Bir kadınla Ölüm Pornosu üzerine konuşmak

-Abi burada tıkanma var hiç okudun mu?

-Yok ben palacniuk sevmem ki. Hem öyle ad mı olurmuş? ”Çak”

-Aha isme bak bir de ölüm pornosunu yazmış, ohaa.

_Ölüm pornosunu tavsiye ederim.

-Nasıl yani?

_Güzel kitaptır.

-Deneme mi, roman mı, öykü mü? Ne yani?

_Roman.

-Peki ne anlatır?

_Yaa işte, pornografi sektörünün nasıl işlediğinden falan bahsediyor.

-O zaman neden tavsiye ediyorsunuz?

_Akıcı bir kitap.

– Orada yapılanları normal buluyorsunuz o zaman?

_Nasıl yani?

-Bir kadın olarak ismi Ölüm Pornosu olan bir kitabı okumak sizi rahatsız etmiyor mu? Ya da internetten açıp izlemek yerine okumak çok farklı mı yani? Vicdanınız rahat mı?

_…

Bir kadınla Sezai Karakoç üzerine konuşmak

-Hoş Geldiniz, neye bakmıştınız?

-Kitaplara.

-Tabiki kitaplara, ama hangilerine?

-İçimi gösterenlere bakmıştım.

-O zaman doğru yere geldiğinizi düşünüyor musunuz?

-Evet, yani sanırım. Bir kaç kitabını okumuştum, zihin açıcıydı.aslında not almıştım ona bakayım. Evet, Edebiyat notları diye bir kitabı olmalı sanırım.

-Edebiyat yazılarıdır o. Buradalar.

-Teşekkürler.

-…..

-Almayacak mısınız?

-Önce kendime bakmalıyım. İzin verin lütfen.

Bir kadınla Şopenaur üzerine konuşmak

-Seri mi alıyorsunuz?

-Hayır sadece 1,2 ve 4 hariç diğerlerini alıyorum.

-Harika o zaman toplu indirimimizden de yararlanabilirsiniz. Bu adamı anlatan başka bir kitapta var aslında burada belki ilgilenirsiniz. Onun hayatını anlatıyor.

-Aslında ben hayatıyla değil fikirleriyle ilgileniyorum.

-Genç adam bir adamın fikirlerini anlamak için o fikirleri nasıl edindiğinide bilmen gerekmez mi? Mesela 4. Kitabını bu zat-ı muhterem annesi nedeniyle yazmıştır.

-4. kitabım yaban ellerde. 4. Kitabım kanayan yara. Ama okumuşluğum vardır, hiç fark etmemiştim açıkçası.

_49 lira tamamı.

-Son fiyat mı?

_Haha, 70 liraydı.

Bir kadınla güzelliği hakkında konuşmak

-Vow!!!

-Merhaba

-…..

Bir dostla konuşmak

-Uzun hikaye be yavru, belki başka sefere.

 

 

 

 

 

sefil (minik ‘s’ ile)


”Sigara,kitap, kahve ve intihar bağımlısı bir gencin not defterindeki monolog”

””-Sefilsin. Bazen o kadar gıcık oluyorsun ki boğazından bıçaklayıp bir çöplüğün kenarına parçalarını fırlatmak istiyorum. Hatta sonra seni almaya gelen çöp kamyonunu yakasım şoförünü de bataklığa atasım geliyor. Bazen de o kadar hoş sohbet ve cana yakın oluyorsun ki seninle geçen dakikalarımın farkına varmıyorum. O an Aynştayn amcaya hak veriyorum.İçimden sessizce o anlarının hiç bitmemesi için dua ediyorum. Biliyor musun, seninle böyle bir zamanda tanışmıştım ve o zaman kararımı vermiştim bu çocuk benim dostum olmalıydı. Ama artık o çocuktan da o babacan meşrepten de eser yok. Seni tanıyor muyum?

-Beni yeterince tanısaydın benden nefret ederdin. Biliyorum ben artık o eski değilim, biliyorum beni yeterince tanımadığın için bazen kelimesini kullanıyorsun. Eğer gerçekten tanısaydın o ‘bazen’ i de atar ve derdin ki: ”Sen hayatımda gördüğüm en uyuz en gıcık en bencil mahluksun.” Bundan korkuyorum ama biliyor musun, hayatımda o kadar çok insan kaybettim ki artık buna tahammül edebilir miyim bilmiyorum. Aklımda her gün milyonlarca soruyla dolanıyorum. Bazıları o kadar utanç verici düşüncelerden ibaret ki o an ölmek istiyorum. Senin dostluğunu kaybetmekten korkuyorum, sana zarar verişimde bu yüzden ama yine de söylemeliyim. Senin yerinde olsaydım ben benimle dost olmazdım. Hatta kendi yüzüme bile bakmazdım.

-Ölmek istediğin anlar mı? Beni güldürüyorsun. Senin gibi bencil bir mahluk nasıl ölmek isteyebilir ki, sen ancak yaşamak ve daha çok yaşamak isteyebilirsin. Çünkü o ego yüklü ruhun seni bu dünyanın ancak senin için olduğuna inandırmış. O ego yüklü bedenin etrafındaki insanları, sana bakan ve gülümseyen yüzleri hiçe saymak için olanca gücüyle seni kapana kıstırmış. Sen bir kapansın ve içine hapsetmek ve ona hükmetmek için kuşunu arıyorsun. O kafes o kadar büyük ki  bir Zümrüdüanka o kafese girse bir Simurg için daha yer kalır. Sonra bir de seni tanımadığımı iddia ediyorsun öyle mi? Bu dünyada kim birbirini tanıyor ki dostum? Bir insanı tanımak ne demek? Sadece ismini ve ona dair ufak bilgi kırıntılarıyla bir insanı tanımış mı oluyoruz? Öyle insanlar var ki hiç konuşmadıkları halde birbirlerini anlayabilen, tanıyabilen ve yine öyle insanlar var ki gözlerinin dibinde birbirlerinden bi-haber. Bir insanı tanımak için onunla ya alışveriş yapmalı ya da onunla seyahat etmelisin. Ben seninle karşılıksız dost olmak istemiştim sadece. Sana sırlarımı vermek bir alış-verişten mi ibaretti?

-Sır. Sırlarını verdiğini söylüyorsun ama aslında o sırlara ihanet ettiğini öğrenmek istemiyorsun. Sırlar niçin vardır hiç düşündün mü? Onlar dostlarınla paylaşman için mi varlar? Sırlarını bana vermeni hiç bir zaman  istemedim. Çünkü bu hainlik olurdu biliyor musun? Bu bir alış-veriş değil, sadece ihanet, sen sırlarına ihanet ettin ve şimdi sırlarınla beraber beni de kaybettiğin için kızgınsın. Ayrıca sana hiç bir zaman sabit biri olacağımın garantisini de vermedim, etrafına bak. Sence tüm bu insanlar aynı mı ya da hiç değişmiyorlar mı? Sen benim eşref saatime denk gelmişsin ve sırlarına ihanet etmek için beni seçmişsin. Bu durumda sen hain ve ben de senin suç ortağın oluyorum. İkimizi de, dostluğumuzu da sırlarınla kirlettin.

-Hain? Sadece samimi olmak istemiştim ama artık bu kelimenin  de ne demek olduğunu bilmiyorum. Samimiyet ne korkunç manaları olan bir kelime. Sahi insan nasıl samimi olur?İnan bilmiyorum. Sana sırlarımı anlatarak samimi olabileceğimi zannetmiştim. Sana iç dünyamı göstermek istemiştim. Bir zamanlar tanıdığım birisi bana:”Samimi değilsin.” demişti. Ona haklı olduğu için o kadar kızmıştım ve darılmıştım. Ondan beridir samimiyetin manasını önüme çıkana sorarım ama biliyor musun cevabını kimse bilmiyordu. Seninle dost olmazdan evvel karar vermiştim:”Samimi olmalıyım” Kendimce bir kaç yol öğrendim.İşe yaramadıklarını şimdi daha iyi anlıyorum. Ne kadar da yanılmışım.

-Hayat bu işte dostum? Hatalarla ,pişmanlıklarla, dileyemediğimiz özürlerle,söyleyemeğimiz sevgilerle, veremediğimiz duygularla, anlatamadığımız dertlerle, dertli iç çekişlerle, ağzımızı yastığa dayayıp ağlamalarımızla, sesimizi duyuramadığımız haykırışlarımızla, samimi olamadığımız insanlarla, sükut-u hayallerimizle içine çektiğimiz sigara dumanlarıyla ve tüm zaaflarla bezeli insanoğlullarıyla dolu. Sadece bu kadar da değil biliyor musun? Tahmin edemediğin kadar ruh hastası, duygu yoksunu insan çevrende birer sülük gibi seni emmek için uğraşıyor. Tüm bunlarla cebelleşirken aslında aradığın sadece birisi ama onu bulana kadar rastladığın tüm mahlukların senden bir parça götürmelerine izin vermen gerekiyor. Çünkü bu sülükler senin kirli kanını içtikçe sen temizlenecek ve aradığına pür-i pak şekilde kavuşacaksın. Senin hatan o insanın ben olduğumu zannetmendir. Sana şimdi söylüyorum işte. Aradığın o dost ben değilim. Ama ben bir sülükte değilim. Öyle olsaydım şu an seni uyarmak yerine bir yerine yapışmış kanını absorbluyor olurdum. Sevgili dostum ben sadece bir aynayım işte o kadar. Bir aynanın ayna olduğunu ispatlamasına gerek yoktur. Ona bakanın kendini görmesi onun ayna olduğunu kanıtlar. İşte sende şu an o aynaya bakıyorsun. Kendini görebiliyor musun?

– Ne saçmalıyorsun be? Aynaymış, peh. Peki söyler misin bir ayna aynaya baktığında ne görür? Ayna olduğunu iddia ediyorsun ama kendini görmekten acizsin. Sen nasıl kendinin farkına varacaksın peki? Niçin bu dünyaya geldiğini nereden öğreneceksin? Teşekkür ediyorum beni bana anlatma zahmetin için. Ama senin için üzülüyorum, sana seni kim anlatacak. Bir ayna olmayacağı kesin. Çünkü iki ayna karşı karşıya geldiğinde birbirlerinde boşluktan başka hiçbir şey göremezler.

-İşte burada yanılıyorsun. İki ayna karşı karşıya geldiğinde gördükleri birbirlerinin sonsuzluğudur. Bu öyle bir sonsuzluk ki keşfetmekle asla bitmeyecek. Keşfedilse bile asla tükenmeyecek zevklere gebe bir sonsuzluk. Ben de beni gösteren bir ayna arıyorum biliyor musun? Aslında her insan birer aynadır ama sadece arkalarının ne kadar sırlı olduğu muallak. Arkanı yeterince sırladığın takdirde diğer insanları iyi ve kötü yönleriyle görebileceksin ve onlara kendilerini izleme fırsatı sunacaksın. Böylelikle insanları tanıyacaksın ve tanıdıkça kendine olan yolculuğun sona erecek. Kendi aynanla karşılaşınca öleceksin anlıyor musun, öleceğiz. O sonsuzluk karşısında nutkumuz tutulacak ve atan kirli kalplerimiz şaşkınlıktan duracak. Aradığın şeyi sana söyleyeyim mi? Ölümü arıyor, özlüyorsun ve bir gün ölmek için her gün yaşıyorsun.”’

Gönlümdeki Osman Efendi


Işıklar kapandı, telefonlar sessizliğe gömüldü ve bir sis seyircilerin üzerine çöktü. Ufak bir kanun sesi eşlik etmeye başladı Esma’nın gönlündeki sese.

Esma hayatı boyunca ona ailesi tarafından biçilen rolü oynamak zorunda bırakılmıştı:Daima Osman Hamdi Bey’i korumak ve kollamak görevi. Bu görev ona hem zevk hemde acı veriyordu. Öyle ki ona aşık olduğunu hep içinde saklamak zorundaydı.

Üstelik buna birde Osman Hamdi Bey’in Paris’e tahsile gitmesi eklendi ki artık bu ev Esma için daha dayanılmaz bir hale gelmişti.

Osman Hamdi Bey’in tavsiyesi üzerine Esma kendine isimsiz bir defter aldı ve ona tüm kırıklıklarını yazdı ve bir gün onu Osman Hamdi Bey’e vermek istiyordu.

Ama ona biçilen rol öylesine dışlanmasına neden olmuştu ki o defterini de tıpkı duyguları gibi hiçbir zaman aşık olduğu insana veremedi.

Artık isimsiz defterin ismi de belliydi:

Gönlümdeki Osman Efendi.

Replikler den seçmeler.

1)Osman Hamdi Bey paris’in sokaklarında gördüğü bir kadının resmini hemen oracıkta yapıverir ve kadının yanına giderek resmi uzatır.

-İzninizle Matmazel bunun sizin için yaptım.

-Hmm öyle mi?

-Bir şey söylemeyecek misiniz?

-Neye dair?

-Resminiz hakkında. Yoksa beğenmediniz mi?

-Aynalar beni her zaman daha güzel göstermiştir Bayım. Yapabileceğiniz bir şey yok.

2) Osman Hamdi bey ölmüştür ve 1. karısı Mari mezarını ziyarete geldiğinde orada Esma’yla karşılaşır ve aralarında şu diyalog yaşanır.

Mari: Onu gerçekten sevmiştim hatta ayrıldıktan sonra ona dair her şeyi biriktirdim ama bir tane bile fotoğrafı yok bende.

Esma:…

Mari: Onu ikimizde sevmiştik değil mi?

Esma: Evet ve ikimizde kaybettik ,işte buda gençlik fotoğrafı sen de kalsın.

 

 

Nefret


Adamın birinin beni gördüğünde yüzüne takındığı tavrı, o nefret hissini anlayabilmek için bir çok defa onunla papaz olmam gerekmişti. Yaptığım ya da istediğim tek şey özgürlüğümdü. Birilerine sormadan dışarı çıkabilmek, başını alıp kaçabilmek. Bu masumane istekler ne yazık ki başıma bir çok defalar bela getirdi. Daha ziyade ailemle olan ilişkilerimi de zedelediğini söyleyebiliriz. Aslında kendimi vefasız biri olarak tanımlamam kendime haksızlık olur. Ama bu kaçmalarım, başımı alıp gitmelerim ya da aranan numaralara bakmamamın tek nedeni olabilir: Önyargı. Adamın bir demiş işte”Önyargıları parçalamak atomu parçalamaktan daha zordur”diye. Birinin bir hatasını görmeyeyim, işte o anda o insan benim gözümde siliniveriyor ve bir daha ona o muhabbetle yaklaşamıyorum. Galiba bu da benim lanetim… Sonra bir de tiksinme var. O da önyargılarla kendini pişirdikten ve o insana notunu verdikten sonra onunla tekrar muhabbet etmek ya da ister istemez temas halinde olmaktan kaynaklı tiksinme durumu. O zamanda kendimi Yedikule zindanlarındaymışım gibi hissediyorum. Hem çıkmak istediğim hemde bir daha yüzleşmemek bahası orada kalmayı göze alabildiğim derin bir zindanda. 

Sevebildiğim tek kadın:Madonna


Bildiğiniz ,ilüzyonist, bangır bangır bağıran ve bir süperstar(belki bu bile az) olan Amerikalı ünlü pop yıldızı madonna tabi ki değil.Bu madonna insanın ruhuna  yabancılaşmasının kaçınılmaz ürünü ve bizden biri olan, hayatımda tanıyıp sevebildiğim tek kadın olan Madonna. Hayatıma girmiş her kadından bir nebze barındıran ve biraz da bunun verdiği kozmopolit karmaşıklığıyla tanırken zorlandığım ama yazarın yaptığı o muhteşem tasvirlerle kafamda canlandırabildiğim bir karakter. Raif Efendi de öyle demişti zaten bana:” Onda herkes var.” Ben de ona diyorum ki: ”Aynı zamanda o hiç kimseye de benzemiyor.”  Aslen iki yalnız insanın buluşması kadar imkansız bir o kadar da çelişkili bir muhabbet konusu Madonna. Çünkü hiçbir şey istemediği halde çok şey vermeyide vaat etmeyen belki de bir aşk fukarası ama bunu ben biraz da gerçekçiliğine bağlardım. Çünkü çok şey istemek ve çok şey vermeyi vaat etmek insanlarda özellikle de ikili ilişkilerde insanüstü bir beklenti yaratabiliyor. O nedenle derim ki hiçbir şey istemeden sadece o anın gerektirdikleriyle hissetmek Madonna’nın yaptığı gibi en doğrusu. Zaten şairler de aynı şeyi dememişler mi? ”Birini görmek istiyorsan ne ondan uzaklaş ne de ona çok yaklaş, arada ki mesafe onu daha iyi tanımanı sağlar.” İşte Madonna’nın da yaptığı buydu. Raif efendiyle arasındaki muhabbeti cılgını çıkarmadan ve bıktırmadan sürdürdü. Evet ,sonunda buluşamamış olabilirler ama bu aralarında ki muhabbetin yanlış olduğu ya da işe yaramaz anlamına gelmez değil mi?

Maria Puderler gitmeye meyyaldirler.

Neden biliyor musunuz? Çünkü bu dünyada artık değersizlik belli başlı değer addedildiği için Maria Puderler bu dünya da yaşayamazlar. Onlar hep hayallerindeki ütopyalarda yaşamış ve bu dünyada aradığını bulamamış insanlar. Burada cinsiyetten bahsetmiyoruz. Bir karakterden bahsediyoruz. Bir yabancılaşma imgesinden. Bu dünyaya ve en sonunda tüm insanlarla birlikte kendine yabancı bir insan tiplemesi. Acıklı da olsa öyle…

Bir bank ve bir kitap


Parklarda sabahlamak isteyen bir insan hayal ediyorum. Neden istersin ki a canım? O güzelim yastık yorganını acımasızca terk edip ne diye sert ve ruhsuz bankta yatmak istersin? Zevk meselesi karışamam ama seni  anlıyorum da. Seni sen yapan , kendini bulduğun kitaplarını özel bir ortamda okumak, altlarını plasterle yine kendini farklı hissetmek adına bantladığın ve ucunu kalem tıraş yerine küçük çakınla açtığın kurşun kaleminle çizmek. İşte sen busun, yalnızsın ve insanlara kitaplarla ne güzel arkadaşlık ettiğini o kitapları park banklarında ya da surların tepelerinde ya da sokaklarda okuyarak haykırmak istiyorsun. İşte seni anlıyorum dedim ya. Ben de aynılarını geçen gün yapmıştım ve ne hissettim biliyor musun? Kederle karışık yalnızlık. Tıpkı senin hissettiğin gibi. Önce kendime ağaca yakın güneşten uzak bir bank buldum.Ayakkabılarımı çıkarıp önce biraz uzandım. O halde ne kadar kaldım bilmiyorum ama kalktığımda rahatlamış ve karnımdaki açlığı unutmuştum. Sonra çantamı açtım ve Madonna’mı çıkardım. Evet kendi Puder’imi. Bu ikinci okuyuşum ve bitmesini istemiyorum ve biliyorum da: Maria Puder’ler gitmeye meyyaldirler. Bağdaş kurarak, ayaklarımı uzatarak sonra sarkıtarak ve daha bir çok pozisyonda okumayı denedim. İnan bana insan insanlarla dolu bir parkta da kendini acınası bir yalnızlığın içinde bulabiliyor. Sanırım bu da modern insanın medeni problemi: asosyalllik. Zaten  küçükten beri arka sırada oturan,yakalığının kopçası kopuk, kırmızı yanaklı ve diğer çocukların ”şişko palata yarım kilo salata” diye dalga geçtikleri, oynadıkları oyunlarına daha fazla gülebilmek için beni aldıkları ve hocadan kaçak sıranın altından kitap okuyup hayal dünyalarına dalan çocuğum. Şimdi üniversitedeyim ve hala arka sıralarda oturup sıranın altından kitap okuyorum. Yanaklarım da kırmızı ve insanlar hala benimle dalga geçiyorlar. Beni hala aptal yerine koyuyorlar. Artık takip edemiyorum bile hakkımda ne dediklerini ya da beni nasıl bildiklerini. Bilmekte istemezdim sanırım. Bir bank ve bir kitap bana tüm dünyaların kapılarını açarken, beni diyar diyar gezdirirken umursamıyorum. Zaten yılların bana öğrettiği bir tek bu var: Umursamamazlık. Umrumda bir o bankta okuyan çocuk bir de hayallerim var, bana yeten beni seven.

Soğuk mesajlar


Birbirimizi kandillerde hatırlıyoruz ya da bayramlarda. Adettendir deyip attığımız soğuk ama dini mesajlarımız kadar dinimizi yaşıyoruz. Bir o kadar da kendimizi kandırıyoruz ayrıca. Aynaya baksak bir baksak kim bilir söyleyemediğimiz onca şey vardır kendi yüzümüze. ”Sen yalancısın, sen gösterişten ibaretsin, sen sırf beğenilmek için yaşıyorsun, sen sadece etrafındakilerin bildiği kadarsın”.

Halimize bir baksak, günde bir vakit namaz yok, şükretmek yok, hiçlerin peşinde dolaşıyoruz. Ama kandil olmaya görsün birbirimize dini mesaj atmak için birbirimizle yaşıyoruz. Bırakalım bu ayakları gençler. Biraz gerçekçi olalım ve o güzelim kandil gecelerini gereği gibi sükunet içinde yaşayalım. Rica ediyorum bu enfes akşamları kirli emellerimize alet etmeyelim.

Açlık, parlamalar-1


Teorime göre bir insanın sıkılabilmesi için tok olması gerekir. Açken insanın boş midesi yerine karın boşluğundaki ağrıyı düşünmesi pekte muhtemel değil. Öte yandan bu insan açlığından dolayı sıkıldığını zanneder. Halbuki bilmeli ki bu sıkıntı midesinin boşluğundan değil, mental gelişimindeki boşluktan kaynaklanıyor. Bir çok kitapta bu da geçer  ” Let’s Discovery power inside you”. Diğer taraftan tokluk daha çok insanı sıkmaya yöneltiyor gibi. Tabi bu birazda tokluktan ne anladığımıza bağlı. Tokluk insana rahatlık ve uyku ya da çoğu zaman atalet veren bir olgu. Burada bahsettiğimiz yaşamak için yemek yiyenlerden çok yemek için yaşayanlar. Zİra onlar hayatları boyunca mal hırsıyla bürünmüş gözleriyle etrafa bakmışlardır ve harcayamadıkları kadar paraya sahip olmuş zavallılardır. Tokluğun atalet verdiği insanlar daha çok orta kesim olarak adlandırılan ve ileriye dönük umutları var olan insanlar. Bu ileri seviyede yemek için yaşayanlar tabakası.Yine bir kitapta okumuştum. Bir bilgin kendinden bahsederken”Ne zaman aç kalsam Zekamın beni diyar diyar dolaştırdığını hissederim.” der. Buna mukabil eklersem evet haklısın bilgin. Tok bir insan hareket edemeyecek kadar yenilmiştir, ve zekası keskinlikten soyutlanmıştır. İşte bu insan aslında sıkılmış insandır. Yalnız bir şey var ki; sıkıldığını asla anlayamayacaktır. Anlaması için ise acıkması, midesinin onu gıdıklaması gerekmektedir.

Bay X’e göre….

Yaşayan Ölü


Bay X’den

”Onlar ki yaşayan ölülerdir. Hayattadırlar, nefes alırlar, biyolojik gereksinimlerini karşılarlar ama onlar gaflettelerdir ki mana alemini bilmezler. Onlar cahillerin önde gidenleridir.”

Samiha Ayverdi Hanımefendi’nin dördüncü kitabı Yaşayan Ölü ,Güzellik… Menfaatsiz aşk… Çelebileri Ayşeleri ve Ekmelleri birbirine bağlayan sonsuz ve güçlü bağ hakkında: İlahi aşk.

Hazreti Ali Divanında aşktan bahsederken muhabbet lafzı kullanılır. Yani sevgi üç kısma ayrılır. Meveddet, muhabbet ve aşk. Aşk aslında sevginin karşılıksız olanı ve hep onun düşünüldüğü bir hal olarak tasavvufta tabir edilmiş.

O ki güçlü bir bağ ile içerisinde hiç bir yobaz zevki barındırmayan ve sonsuz alemin kapısını aralayan bir anahtardır. Çelebi de Leyla’nın görmeye çalıştığı, Ayşe’nin Ekmel Haydar’da hissettiği ve Seniye’nin kocası Ekmel’i kıskandığı bir lütuftur o.

Bu kitapta kendinize göre bir karakteri çok kolay benimseyebilirsiniz. Mesela Ekmel Haydar’ı ”Ben en nezih ve canlı dekorlar içerisinde bile benden başka sakini olmayan bir klübeciğin hasretini çekerim. Bir dağ başında ya da bir deniz kenarında.” bu sözleriyle özdeşleştirip kendinizi onda bulabilirsiniz.

Öte yandan kıskanç ve kibirli Leyla’nın Çelebi’nin yanında nasıl o haset duygularından arındığına şahit olarak kendinize çekin düzen vermeniz aklınızın bir ucuna gelebilir. Ki o Leyle artık:”Ölmeden yaşamak can çekişmekten başka bir şey değil…. işte ben de onun için öldüm; her zerresinden hayat taşan, her nefesi bin can satın alan bir Çelebi gibi, artık ben de yaşayan bir ölüyüm.” diyecektir.

Son olarak yine Hazreti Ali divanından bağlarsak:

”Bu alemden göçüp rahat bulan mürde değil amma

Hayat-ı daime erişemeyenler oldular mevta”

Ateş Ağacı


Aşkın kısacık tarifi- Mesnevi’den

”Ezeli hükme göre kainatın bütün zerreleri çift çifttir ve her cüz’ü çiftine aşıktır. Arifin nazarında gökyüzü erkek, yeryüzü kadındır. Göğün verdiğini yer alır besler. Yerin harareti azaldı mı gök hararet yollar, rutubet bitti mi rutubet verir. Kadına nail olmak için onun etrafında dönüp dolaşan erkek gibi, felekte zamanede dolaşır. Yeryüzü ise hanımlıklar etmekte , doğurduğu çocukları emzirip yetiştirmektedir.”

Altı Çizili Cümlecikler-Ateş Ağacı’ndan,

”Maamafih baktığımız bu kitabın, gün olup biteceği ve her tekrarlayışımızda, tesirinden, uyandırmış olduğu ilk alaka ve heyecanından kaybedeceği gibi, insan da ne kadar gezse dolaşsa bu devamlı seyahat gün olup bir bıkkınlığa gelip dayanabiliyor.”

”Görüyordum ki yaşamak ne bankadan evine gidip gelmek, ne şeflikten müdürlüğe sıçramak, ne bir vekalet koltuğuna oturmak ne salonların, kadınların göz bebeği olmak ne de bir zenginin kızıyla evlenmekti. Şu halde insan, yalnız fizyolojik buyruklarının emrinde olan bir mahluk ise, ağzında ki cevizi damın üstüne fırlatarak kıran kargadan, tavukları için dövüşen horozdan, geviş getiren inekten, çirkef deliğinde fare bekleyen kediden ne farkı kalıyordu.”

Eflatun’dan ve Proklüs’ten

”Seyrettiğimiz hayat hareket ve çokluğun aynı zamanda birliğin intizamıdır.”

”Vahidin, kendisinden başkasıyla birleşmesinden daha ilahi hiçbir şey yoktur.”

Cemil Bey’den

”Ben etiyle yaşayan bir kanla değil,içiyle yaşayan bir kadınla evlenebilirdim.”

”İlim madde çemberini aşıp vicdaniyet hududuna sıçramadıkça esaretten başka bir şey değildir. Bir insanın deruni varlığı ile aşinalık kurması, vicdani hayatın rehberliğini elde etmiş olmak böylece de, gerçeklerle biliş tutmak demektir.”

”Maymundaki istihza , tilkide ki hud’a ve kaplandaki hunharlık bizde oldukça alim , mucit, kaşifte de olsak insan olamayız.”

Bay X’den

‘Allahü Teala Musa peygamber onunla konuşmak istediği zaman Musa peygambere ateşten yanan bir ağaç şeklinde görünmüştü. Çünkü Musa peygamberin o vakit bir ateşe ihtiyacı vardı. Bugün Allah’ın varlığını inkar etmeye yeltenenler sadece suyun içerisindeki küçük balıklar gibidirler. Bu nedenle kaplı oldukları hakikati göremiyorlar ,ama ne zamanki biri onları oltayla bulundukları sudan dışarı çıkarmaya kadir olduğu zaman anlayacaklardır ki bu zor durumdan kurtulmanın yolu o Hakiki Varlıktır. ”

Mabette Bir Gece


”Bir gün balıklar toplanmış ve demişler ki: Su su derler, yalnız ismini işitiyoruz, kendini hiç göremiyoruz. Sonra içlerinden birisi atılmış ve demiş ki: Filan okyanusta bir bilge balık vardır. Olsa olsa müşkülümüzü o çözer. Onun yanına gidelim demiş ve balıklar toplanıp onun yanına gitmişler ve sorularını arz etmişler. Bunun üzerine bilge balık demiş ki: ”Asıl siz bana suyun olmadığı bir yeri gösterin.” demiş.”

Yukarıdaki kıssadan hisse aslında ”Mabette bir Gece” hikayesiyle başlayıp ”Bir Mektup” hikayesiyle son bulan Samiha Hanımefendi’nin ikinci kitabı olan bu hikaye kitabının maksadını özetler. Öyle ki balıklar  suyun olmadığı bir yeri gösterebilecek mahiyette olabilmeleri için ölmeleri gerekir, oysa ölünce de suyun olmadığı yerin olduğunu kanıtlayamazlardı. İnsanda tıpkı bu küçük balıklar gibidir.Onca hakikatle çevrili olduğu halde kör ,sağır ve dilsiz bir halde hakikati arar durur. İşte o hakikat o kadar muazzam bir genişliktedir ki onu farketmek için aşk ile yanmak yani ölmek gereklidir.

Samiha Ayverdi Hanımefendi’nin Mabette Bir Gece”sinde sadece mana alemine açılan kapılar yoktur. Orada iffeti uğruna kocasını terketmeyen Fadimetin endamını görürsünüz. Orada eğlenceden sıkkın ve muzdarip hayatında bir kez olsun şehvet olmadan aşkı tatmak isteyen Mariya’nın haykırışlarını duyarsınız ve orada Baba Ramo’nun lütufkar gülümsemesinin içinizde açtırdığı bin bir rahmet kapısından yayılan merhamet çiçeklerinin kokusunu duyarsınız.

Bu insanda mana alemine dair çok şey var.

Samiha Ayverdi ve Külliyatı


Yeni keşiflerimden birisidir Samiha hanım. Sadece birisi demekte pek doğru değil aslında. Çünkü kendini yetiştirmiş bir çok konuda fikir sahibi münevver , faziletli ve mütefekkir bir insan. Tanışalı sadece iki üç saat oldu ama hala sohbetinin etkisiyle karşısında oturuyorum. Henüz ilk kitabı batmayan gün hakkında konuşuyoruz. O bana Sabahattin Ali’nin Maria Puder vari karakteri Aliye’yi anlatıyor, ben de ona hayran kalıyorum. Sadece bununla da yetinmeyip bir de ilim irfan sahibi İrfan Paşa’nın not defterlerinden bana pasajlar okuyor arada. Sadece dinlemek iktidarını gösterebiliyorum. Karaımı da verdim aynı zamanda, bu blogta ona has bir köşe olmalı ve o diğer kitapların bulunduğu raflardan başka ve daha münasip bir rafa yerleştirilmeli. Henüz başlardayım ve daha onunla katılmam gereken kırk üç sohbet var. Umarım sonuna kadar gidebilirim ve umarım o da sonuna kadar bana eşlik eder.

Batmayan Gün(23 mayıs/28 mayıs)

Aliye öyle bir insandır ki yıllardır kendini arayan ama günlük zevklerin peşinde koşan insanlar arasında kaybolmuş ve arayışında Dedesi İrfan Paşa’nın notlarının yol gösterdiği sürekli mana aleminde dolaşan bir yolcudur. Karşısına hiç beklemediği bir tevafukla çıkan Doktor Kerim Bey dedesinin not defterlerindeki rumuzu K olan ve dedesinin çoğu zaman hocam diye hitap ettiği tıbbiyelidir. O zamanın tıbbiyeli insanlarının çoğu meslekleri icabı mana alemlerini zenginleştirmemiş ve bunun gereksiz de olduğunu her seferinde dile getiren Doktor Hüsnü Bey vari insanlardır. Fakat Doktor Kerim Bey tıpkı insanın her türlü anatomik yapısını öğrenmenin tıbbı öğrenmekten geçtiğini düşündüğü gibi insanın kendi mana alemini keşfetmesi içinde öğrenmesi gerektiği bir takım hususlar olduğunu söylemektedir. Nitekim;” İnsanın kendi varlığı ve benliği ilahi varlık ve benlikte erimedikçe ruhi gelişmeye ermek mümkün değil.” diyerek aslında günümüz insanının karşılaştığı bunca güçlüğün çözüm yolunu göstermiş oluyor.

Doktor Kerim Bey bir tıbbiyeliden daha çok bir insan sarrafıdır. Binaenaleyh kendini çok iyi tanımış ve ne bilmediğini bilen münevver bir insan rolündedir. bu nedenle Aliye yıllardır kimsenin dolduramadığı o boşluğu doldurmak için kabını Kerim beye tutmuştur. Tabi ki bu Doktor Hüsnü Bey’i hiç memnun etmemiştir, zira o Aliye’ye arkadaşı Selma ile evlenmeden önce aşık olmuştur. Fakat bu aşk Aliye’nin kendi tabiriyle amiyane ve içi boş bir laftır. Aliye’nin aşkı ise daha çok manaya ulaşmak için bir yol vazifesi görür ve bu nedenle Kerim Bey’in fikirlerine yapışır.

Kıskançlık, kibir ve gurur aşkı öldürmek için zehirli iğnesini Aliye’nin narin vücuduna soktu fakat Hak geldi Batıl kayboldu. Kazanan mana alemi oldu ki başta zaten her şey oydu, ondaydı.

İrfan Paşadan; ”Kendini keşfet, kendini bilmeyen kimseyi bilemez.”

Güneş Ülkesinin Mağrur İnsanları İstanbul’da


Saraçhane’deyim. O an o civarda bulunmam büyük bir nimetti. Tekerlekli sandalyesiyle Bitlisli, 48 sene önce 10 yaşındayken İstanbul’a gelmiş, ailesi burada olan, emekli ve aküsü bittiği için el kuvvetiyle çalıştırmak zorunda olduğu koltuğunu sürmem için yardım isteyen, oturup bir bardak çay içip muhabbet ettiğimiz ve cana yakın tavırlarıyla İstanbul’da böyle bir insana rastladığım için şükrettiğim Fahrettin amcayla tanıştım. Havadan sudan muhabbetin yanında çok önemli addettiğim şeyler öğrendim, mesela İstanbul’un 48 yıl önceki sur içi tarihi panoraması. Fahrettin Dayı Saraçhane civarlarında geldiği ilk yıllarda hiç yapı olmadığını ve özellikle buradaki arazilerin boş olduğunda ama geçen 50 yılın çok şeyi değiştirdiğinden bahsederken bir de sigara yaktı. Kısa bir nefeslenmeden sonra daha öncesinde konuştuklarımıza bir sıçrama yaptı. Sıçramalar birbirini takip ederken ben de ona eşlik etme babında bir sigarada ben yaktım. Bin bir dua ve iyi temenninin ardından yardım ettiğim için minnettar olduğunu ve herkese de böyle bir yardım teklifinde bulunmayacağını yine uzun uzadıya anlattı. Teşekkür edip yanından ayrıldım. Ödülümde sağ yanağıma belli belirsiz kondurduğu öpücük oldu. İlginç bir andı işte.

İlerliyorum.

Peru’dan, Ekvator’dan gelmiş yerli halk ve belki de son temsilcileri yerli kıyafet ve çalgılarıyla izleyenleri etrafına toplamış hünerlerini sergiliyorlar. Küçük turist kızlar ezgiler eşliğinde yerli insanların arasında oynarken yerli insanlar biraz garip ve alaycı şekilde onları üstten süzüyor. İlginç bir konseptleri var ki önceden playback yaptıklarını düşünmeme neden oluyor ve bu yazıyı yazabilmek biraz da müziğin ritmiyle kalmaya karar veriyorum. Pişman olmadım, ayaklarım ağırdı, pokahantes bana cd isteyip istemediğimi 10. Kez sordu, önüme yerli dallamalar geçip görüşümü kapattılar ama kaldım. Kıyafetlerinde ki genel motif: güneş. Püsküllü kıyafetleri, simaları ve bir de yüz boyalarıyla tıpkı gerçek Amerikan Yerlileri gibiler. Çalgılarında ise üflemeli çalgılar ağırlıkta ve bir de hayvan sesleri. Zamanında-biraz da tüfek, çelik ve mikroptan bildiğim kadarıyla-doğayı öğrenmek adına yaşadıkları ortamda bulunan yerli hayvanları taklit etmişler. Haliyle bu da dans figürlerine yansımış hatta sadece dansla kalmamış yaşam şekilleri bu olmuş artık. Özellikle bir çalgı var ki bana çıngıraklı yılanı hatırlattı ve bildiğiniz midye kabuklarına benzer kabuklardan yapılmış çıngırak sesi çıkartan bir çalgı. Çok renkli insanlar-her iki manada da-. Usulca yanda el aletleri satan kızın yanına gidip İngilizce bilip bilmedikleri sormak istediğimde aldığım cevap ‘’only english’’ oldu. İlginçtir İngilizce bilmediğini İngilizce anlatmaya çalıştı. Belli ki insanlar rahatsız etmesin diye öğrendiği tek İngilizce buydu, rahatsız hissettim. Şovun bitip her gösteri sonunda ‘’thank you for listening’’ diyen, kafasında bilmediğim birkaç çeşit kuşun tüyünden yapılmış şapkamsı başlığı olan, şef görünümlü adamla konuşmak için bekliyorum. Umutlarım boşa çıkıyor. Beni başka birine yönlendiriyor ve sonunda Taksim’de bir evde yaşadıklarını ve para kazanmak için iş yaptıklarını anlatıyor. O ara biri daha şapkaya para bırakıyor ve sanırım bu 28. Kez oldu. İyi para kazandıklarını düşünüyorum ve ülkelerinden sürülmüş bu karmaşık dünyada yerel giysileriyle dünyanın bir ucunda gösteri yapan inşalara hayran kalıyorum. Kolay bir iş değil, cesaret lazım biraz. Adını sormaya unuttum ama muhtemelen aklımda da kalmazdı ya da anlayamayacağım bir şeyler söyleyecekti. Unutmadan söyleyeyim bir sonraki gösterileri Bakırköy’deymiş ve daha sonra da Ankara’ya gitmeyi planlıyorlarmış. Kaçırmayın derim, zira kendinizi Pokahantes çizgi filminde hissetmek istiyorsanız.

İki ağızdan anlatılan tek hikâye


Hiç ayaklarınız su toplayana kadar gezdiğinizi hatırlıyor musunuz? Hiç bitmeyecekmiş gibi ve hiçbir yere gitmek istemiyormuş gibi. Sadece o yürüyüş halinde sonsuza kadar kalmak, yürümek ve yürümek.

Ayaklarının sızıntısı başına nüksetmeye başlamıştı. Yürümek istiyordu. Durursa soğuyup donacakmış gibi hissetmişti son mola verdiği yerde. Şimdi ise susamış ve aç hatta bastıran sıcağa aldırmadan donmadan korkarak Balat Surlarına ilerliyordu. Tabi ki önceden planlanmış bir gezi yok ortada. Aklına gazetenin birinde gördüğü fotoğraf geliyor ve merak ya işte onun peşinde kendini Balat surlarına doğru iteliyordu. Kısa zaman sonra surların dibindeki evliyaların arasından biraz mahcup bir şekilde dualar okuyarak surların arka tarafına geçiyor ve bulduğu ilk merdivenlerden yüksekliği 5-6 metre olan surların üzerine kendini atıyordu. Alt tarafın kapalı olduğunu biraz ilerleyip anladıktan sonra yukarı taraflara yöneliyor ve gözlerindeki ışıltı alev alıyordu. İlk kez Gülhane surlarına arkadaşıyla çıktığında böyle hissetmişti. Tıpkı bir Osmanlı neferi gibi burçların birinden aşağıya sarkmış ve haykırmıştı’ ’bre kendini bilmez ne işin var bu yaban ellerde’’ .Tuhaf duyguydu onca tarihin hala ayakta kalabilmesi ve doğrusu kendi içinde bulunduğu medeniyetinin geleceğe bu kadar eser bırakabileceğinden emin değildi. Bazen bunu düşünüp canı sıkılıyor bazen de geçmişiyle övünüp kendini avutuyordu.

Yukarıda da bilinmedik bir şekilde yol kapalıydı. Çitlerle etrafı çevrilmiş ve bir nevi korumaya alınmıştı. Ondan beklenmeyecek bir çeviklikle kendini diğer tarafa saldı, altında ise en yakın yer en az 100 metre vardı. Birkaç makro çektikten sonra daha da yukarıya Anemnas zindanlarının olduğu tarafa doğru ilerleyip dinlenmelik ve manzarası güzel bir yer aradı. Hemen kuruldu bir burcun ucuna ve bir djarum yaktı. Sigarayı bitirmesi çok uzun sürmedi. İlerlemeye devam ederek surun restore edilen taraflarını gezdi ama işe yarar bir şeyler olmadığını görünce geldiği yoldan dönerek aşağıya indi. Artık yorgunlukta vardı ve bir bankın ucuna ilişti, kitabını çıkardı ve henüz 5 sayfa bile okuyamamışken yanına ilk bakışta dilenci olduğuna karar kıldığı bir meczup oturdu. Hemen kalmak istemişti ama kısa bir iç muhasebeden sonra ‘’ya onun yerinde ben olsaydım, kime benimle konuşmasaydı’’ diye geçirerekten aslında biraz da yorgunluğun esiri kalmak istemedi. Kulaklarında ki onca melodiye rağmen radyosunu kapattı ve adamla konuşmaya karar verdi.

-Ee anlat bakalım dayı?

-ne anlatayım, hayatım bu işte.

Ellerini iki yana açarak halini tüm sadeliğiyle önüme serdi. Ona karşı olan tüm düşündüklerim yüzünden şimdi utanmıştım. Gözlerinde ihanet vardı, reddedilmek vardı. Uzamış ve kısmen ağzına girmiş sakalları sigaradan sararmış. Bir nefes daha çekti sigarasından ve kolundaki çıkmamış ve hiç çıkmayacak olan lekeyi bir kez daha eliyle ufaladı. Tümden pespaye bir insan değildi ama adaydı. Gelirken görmüştüm etek bölgesinde ıslanmış ve kurumuş bir bölge vardı. Buradan da bir sokak delisi olduğuna kanaat getirmiştim. Ama o ıslanmış bölgenin aksine kokmuyordu. Sadece burnuma yeni içtiği L%M ya da Lark sigarasının kokusu geliyordu.

-Buralı mısın?

-Doğma büyüme buralıyım, sen de fotoğrafçısın galiba?

-Yok öğrenciyim, sadece ilgileniyorum.

-Ne okuyosun?

-Fizik tedavi

-Tıp üzerine değil mi? Tamam, benimde kardeşimin çocukları var, doktor çıkacaklar yakında ama kimseden kimseye hayır yok abi. Sen sen ol paranı eline al. Her şey şimdi paraya bakıyor. Zamanında sevdiğim bir kız vardı. Anlaştık kaçmaya karar verdik, o zamanlar vardı böyle şeyler. Ama benim halim yoktu sonra evlenemedik. Şimdiki dünyada en zor şey yaşamak, onun içinde para lazım. Yukarda Allah aşağıda para, anlayacağın işin kısası budur. Bak şimdi ben dışarlarda kalıyorum, karton toplayıp üç beş kuruşun peşinde sabah akşam o çöp senin bu çöp benim dolan. Ne için? Hiç. Ablam var ama kendini beğenmiş insanlar, bir sürü daireleri var İstanbul da ama bana bir oda vermedi.

-Neden?

-Bilmiyorum, diyorum ya kendilerini yüksekten satıyorlar ama ölüm denen bir şey de var. Tüm malın burada kalacak öldüğün zaman. O zaman ne kalacak sana o tarafta, hiç düşünmüyorlar. Bir oda verseler başka bir şey istemiyorum, vakıflar var karnımı doyururum, çalışırım.

-Aranızda problem mi var? Neden yer vermiyorlar?

-Yok, hiçbir şey yok aramızda ama irtibatı kaybettik, görüşemiyoruz.

-Kaç yaşındasın dayı?

Sorunun cevabını biliyordum çünkü az çok kemiksel büyüklükten, uzamış sakallardan ve sigaradan bunu tahmin edebilirdim. Hiç evlenmemişti bu da en azından bir 20 sene eklerdi ona. Tabi ki bir de gözlerindeki beyazların sarıya çalması var ve bu da hiç hayra alamet değil, bu da bir 10 sene ekler. Takriben 55-60 yaşlarında olmalı. Bu durumda İstanbul’da doğduğuna göre ana-babası çoktan rahmetlik olmuşlar demektir ve ablası da en azından bir 70 yaşında olmalı ve muhtemelen torunları bile vardır. Kafamda uçuşmaya başlayan bunca teoriye cevap olarak ‘’65’’ dedi. Beraber sustuk. Ben de düşünmeyi bıraktım yine yanılmaktan korkarak. Balat’ta ismini bilmediğim bir camiden öğle vaktinden önce salah okumaya başladı. Bu konuşmanın üzerine bu salah her şeyi doğruluyordu, bir kişi daha ölmüştü.

-Daha Eyüp’te vakıfta yemek yemeye gideceğim, gerçi daha var. Tabldot usulü dağıtıyorlar. İyi bir yer, Allah razı olsun hazırlayanlardan. Hadi bana selamet.

-Dayı ismin ne?

-Ali, kendine iyi bak.

-Eyvallah dayı, sağ ol var ol.

Sırtıma birkaç kez vurduktan sonra arkaya köprü altına doğru yollandı ben de kalktım banktan, ona baka baka ilerledim. Tekrar düşüncelerim beynimi kemirmeye başladı. Aklına gelir miydi günün birinde İstanbul ‘da Ayvansaray parkında bir meczupla para-kadın-ölüm hakkında konuşacağın? Şu dünya acayip yerdi doğrusu, kesinlikle bir tasavvurdu. Algıladığımız kadarıyla vardı. Vardı ama yaşanmaya değer miydi?

Sahilden ilerlemeye devam ediyorum, offroad şampiyonasında hız motorlarının vınlama seslerine One Rebuplic melodisi karışıyor. Kendimi mutlu hissediyorum, tüm reddedilişlerime, tüm yokluğuma, tüm görmezden gelinmelerime rağmen iyiyim ne iyi kalacağım.

Küçük pazarlı Ali Dayı’ya

Ada Sakinleri


Yıllar önce televizyonda İstanbul’un adalar diye bir ilçesi olduğunu duyduğumdaki heyecanımı hala hatırlıyorum ve ta o zamandan karar vermiştim İstanbul’a kadim olarak yerleşmeyi. Ne garip bir tezahürdür ki tam 7 yıl sonra İstanbul da bir okulda okuma fırsatı buldum. İstanbul sokaklarında kaybolma riskini tattım. Adalarda canım çıkasıya kadar ağırlandığım pedalıyla rüzgârlara gark olduğum zamanlar yaşadım. Ve yine ne kadar güzel tevafuktur ki sur içinin orta yerinde tüm İstanbul’un bütün güzelliğiyle ayaklarımın altına serildiği Bozdoğan’ın üzerine çıkma talihine yakalandım. Sadece bu kadarla da yetinmeyeceğimi belirteyim, adeta açık hava müzesini andıran İstanbul’u elimde haritam(tarihi yerlerin tarihini de kısa ve öz anlatan cinsten),boynumda makinem altımda sandaletlerim ve sırtımda sırt çantamla bu yaz yeniden keşfe çıkmayı planlıyorum. Nasip olur inşallah.

Ada sakinleri dikkat!

Bu anonsu duyduğumda içimde tuhaf bir ürperti oluştuğunu itiraf etmeliyim zira yıllardır özlemini çektiğim bir yere gidip de oraya ait olduğunu hissetmek gerçekten ilginçti. Aç susuz yürüdüğüm onca kilometrenin sonunda böyle bir anonsla ada sakinlerinin arasına kabul edilmek herkese nasip olmayacak bir mutluluk. Bisikletim olmadığı için o bayırları rüzgârlarla kucaklaşmadan inmek ilk sefer ki kadar heyecanlı olmasa da, adım atmanın da kendine has cazibesini bir kez daha tatmış oldum. Zaten burnuma gelen gübreyle karışık çiçek ve çimen kokularına, kulaklarıma ilişen nal, börtü böcek ve şen çocuk seslerine dalarak, ayaklarım ve dizlerimdeki sıkkın ağrıya ve bazen dayanılmaz raddeye varan ada güneşine aldırmadan, donmadan ve bulanmadan akmak için yürümek gerekmez miydi? Öyle de yaptım, tüm rüzgârlı hayallerimi diğer seferlerime bırakarak. Çünkü bu ilk değildi ve sonda olmayacaktı.

Emeğin ve emekçinin bayramında bu kadar insanın adalar vapuruna doluşup ana karadan kaçması gördüğüm manzaralardan değildir. Herkes uzaklaşmanın ya da kısmen kafa dinlemenin peşinde akraba yakın dost v.s. vapura koşuyor 1 saatlik yolculukta ayakta kalmamak için. Mahşeri bir kalabalık olmasa da ona yakın insan grubu bugün, bu önem arz eden günde İstanbul’dan uzaklaşmak üzereler. Biraz sonra yani çayımdan son yudumumu ve mentollü sigaramdan son dumanımı alıp onların arasında görünmez olacağım. Sabırsızlanıyorum zira kaybolmanın tadını unutmak istemiyorum ve aslında biraz da ayakta kalmamak istiyorum. Ayaklarıma basan ayak sayısını ya da sırtıma değen el sayısını hesaplayamadan cüzdanımı ve telefonumu sağlama almış bir şekilde aralarına karışıyorum. Sürü psikolojisinde var olan birlik burada da mevcut, benim yerime onlar karar veriyor. Ben sürüyüm onlarda benim çobanım. Yer bulamıyorum, uflaya puflaya ve biraz da tuhaf ergen triplerine girerek üst katta şansımı deniyorum. Aslında açık bir yerden denizi görebilmek ve birkaç kare dondurabilmek için yukarı kata çıkmıştım lakin bu arada da yer meselesini çözerim diye umuyordum ama olmadı. Çaresiz bir duvar dibinde bağdaş kurup oturdum. Hareket ediyoruz bilinen bir sonluğa doğru. Kulağıma hafif bir çığlık geliyor ve üzülüyorum, içimden ’’yanında olmalıydım’’ diyorum ama nafile. Oturduğum yeri kaptırmak gibi bir niyetim yok zira 1 saatlik yolculuk var önümde. Arkadaşlar çay ısmarlıyorlar ve elime yeni tarihli Taraf gazetesi geçiyor. Önemli addettiğim yerlerini tek satır atlamadan hatmediyorum. Lakin gündemde önemli konular var. Sıkılmaya ramak kala güzel bir kalp beni gazete sayfalarına yapışmış bir vaziyette yakalıyor: ‘’Biz dışarı çıkıyoruz’’. Peşlerine takılıyorum.

Vapurun orta kısmında adalı olduğunu düşündüğüm yaşlı bir insan o kısımda sigara içilmesi yasak olmasına rağmen sigarasını ciğerlerine dolduruyor. Adamın yaşlı bir o kadar da kararmış kalbindeki cesarete hayran kalıyorum çünkü görünüşünden ceza parası olan 69 TL’yi veremeyeceği belli diye düşünüyorum. Benim de canım yakmak istiyor bir mentollü ama kendimi adaya saklamakta karar kılıyorum en son. Konuşuyorum dayıyla belki bir fotoğraf yakalarım diye. Size de olmuştur eminim, bir an gelir ve o an istediğiniz şey gerçekleşir. Gerçekleşeceğini de bilirsiniz önemli kısmı da burası. Tahminim doğru çıktı ve yaşlı dayıya 2-3 kare fotoğraf çekmeyi başarıyorum. Başarılı sayılabilecek fotoğraflar oldu aslında. Sohbet, muhabbet yaparak ve bol bol fotoğraf çekerek varıyoruz sonlu bitişe.

İniyorum beni azgın dalgalardan kurtaran denizatımdan.

Hep hayran kalmışımdır atalarıma bana bıraktıkları onca tarihi eser nedeniyle. Tüm yapılan karalama kampanyalarına aleyhte toplanan onca diasporaya rağmen bizi kaçarak terk ettiklerine hiçbir zaman inanmamışımdır. Çünkü yaptıkları ortadaydı ve sur içini ne zaman gezmeye çalışsam yaptıklarıyla ‘’biz sizin için çalıştık’’ dediklerini işitiyordum. Aklımdan bunca kaynağı halkına aktaran insanların bizi bir gemi odasında imzalanmış olan antlaşmalarla satmayacağına inanıyordum ya da inanmak istiyordum.

Muhteşem bir ata yadigârı iskele bizi karşıladı orada. Çeşitli çinilerle bezeli ve büyük sütunlarla, tarihin boyunduruğunda ayakta kalmayı başarmış bir yapı. İçerisinden geçerek merkeze adım atıyoruz. Kafamızda onca plan olmasına ve çoğunu gerçekleştiremeyeceğimizi bildiğimiz halde planlar yapıyoruz. Önce mangal yapalım diyoruz ama yemek yiyoruz, sonra bisiklet alalım diyoruz ama yürüyoruz, daha sonra faytona binelim diyoruz ama gübre kokusuna takılıyoruz. Gülü seviyoruz ama dikenine saplanıyoruz, katlanamıyoruz. Ardımızda bayırlar kalıyor yokuş yukarı tırmanırken. Başımızda öğlen sonrası sıcağı ve dimağımız kurumuş durumda. Bayırın ortalarına doğru bir sucu gözümüze çarpıyor ama galiba ‘’since1915’’ yazısını görünce almaktan vazgeçiyoruz. Nitekim karnımız artık palavralara tok. Tepede başka bir sucu imdadımıza yetişiyor, her halimizden anlamış olacak ki’ ’gençler su istersiniz siz şimdi’’ diyor biraz da esnaflığın verdiği boş boğazlıkla. Elimiz mahkûm kabul ediyoruz. Su fiyatı 1 liradan fazla olsa bile kabul ederdik zaten. Zira yorgunluğun ve susuzluğun son aşamasındayız. Kendimizi çimenlere atıyoruz. Bir gölgelik ve ağaç dibine sıvışıyorum üzerimdeki yorgunlukla. Kazağımı çıkarıp yere seriyorum ve uzanıyorum son haberlerde çıkan ‘kaşındıran tırtıl vakaları’na kulak asmadan. Ne kadar kaldığımı bilemiyorum ama bıraksalar daha fazla kalabileceğimi biliyorum, tüm gün ve belki tüm ömrümü bu adanın bu kısmında geçirerek yaşayabilirim. Fazla hayalî düşünüyor olabilirim. Ama görmelisiniz o anı.

Artık işimiz nispeten daha kolay. Her inişin bir çıkışı olduğu düsturunca önümüzdeki bayırın bizi zorlamayacağını düşünüyoruz. Hatta biraz zorlasak zevk bile alabiliriz bu ilginç yolculuktan ama nedendir bilinmez çoğu zaman istediğimiz şeyler olunca neden olduğunu sorguluyoruz. Şükretmiyoruz. Tıpkı ayakları ağrıyan bir insanın sızlanacağı yerde ‘’ne iyi ki ağrıyacak ayaklarım var’’ diyebilmesi kadar iyimser olabilmeliyiz.

Evet, sadece ayaklarım değil yorulan, kalbimde ağrıyor artık ve dolaşım sistemimle gizemli bir hastalık ellerimde son buluyor, devam etme cesareti bulamıyorum kendimde

….

 

 

 

Teşekkür Faslı


Geleneksel ”sınav bitti, teşekkür faslı başladı” adlı senfonide bu dönem çok renkli isimler bizlerle bir arada bulundular. ”sınav varmış katılalım bari” diyerekten biraz yorgunluk biraz da üşengeçlikle katıldığımız  7. dönem sınavlarımızda dün itibariyle son bulmuş durumdalar. Lakin ‘bitse de gitsek’ mantığıyla girdiğimiz çoğu sınav arasında sahip olduğumuz bazı kahramanlar var ki onlar unutulmayacak kadar önemliler, işte bu da onlar için bir teşekkür niteliğinde. 

Öncelikle kadim arkadaşlarımdan ve sınav zamanlarında konulara anlama babında yaptığımız onca tartışma için Salih ve Arif’e,

Buhranlı teneffüs aralarında biraz nefes almamı sağlayan ve bana o çok sevdiğim tozlu,kumlu Ortadoğu yollarında insanların politik dramlarını anlatan Ömer Turan’a(pek iç açıcı olmasa da)

”Şu slayt bitse de kitap okusam ”diyerek bitirdiğim her slayttan sonra beni Kutadgu Bilig’in kutlu sokaklarında  gezdirenve işe biraz da gizem serpen, insana ve çevreye dair bildiğim ama unuttuğum olayları hatırlatan Buket Uzuner hanımefendi’ye

Karanlık ve izbe köşelerde yalnız başıma bir şeyler okurken, karalarken ya da çalışırken(gerçi hepsi çalışma başlığında toplanabilir) bana o tatlı ve hareli ışığıyla eşlik eden sevgili mumum simaver’e,

Kulaklarımdan ”çok aşığın var diyorlar” , ” istanbul seni seviyorum” ve ya ”firar” gibi ezgilerini eksik etmeyen İnce Saz grubuna, aynı zamanda yeni keşfettiğim ve nadir olarak dinlediğim gruplardan olan Abdal’a ”Mavilim mavişelim” melodisini yeniden yorumladıkları  için,

”Hep çalışma olmaz biraz da radyo ya bakalım” diyerek açtığım frekanslarda bana eşlik eden sevgili radyo fenomen ve metro fm spikerlerine o birbirinden farklı subliminal mesaj içeren yabancı şarkıları her saat başı ve hiç dinlememişçesine bir heyecanla tekrar tekrar yayınladıkları için,

Zombilerle dolu bir dünyada nasıl yaşanır? sorusunun cevabını bulmaya çalışan ve itiraf ediyorum başlarda beğenmediğim ama içindeki gizeme hayran kalarak müptelası olduğum The Walking Dead dizi yapımcı ve oyuncularına bana o klasik amerikan tarz ve repliklerini yine masumane bir şekilde empoze etmeye çalıştıkları için, (ilginç oldu bu kısım)

Okulda kaldığım sürece görev gereği yapılması gerekenleri sırf ben olduğum için erteleyen ya da yapmayan, müşfik bir insan ve daha da önemlisi sevdiğim bir abim olan güvenlik görevlisi Murat Abime bana biraz imtiyazlı davrandığı için        ( ısmarladığı yemekleri saymıyorum bile),

Dumanıyla kafamı döndüren, hoş kokusuyla Gülhane de dolaşıyormuş hissi veren ,ucuz-kaliteli-karanfilli-mentollü ve kaçak Djarum’a o pespaye anlarımda ciğerlerime sevgiyle dolduğu için,

Son olarak ta sadece sınav zamanları değil(sınav zamanı denilen şey zaten öğrenciler tarafında diğer zamanlar çalışma olmaz diye konulan bir kalıptır sadece) tüm hayatım boyunca hayatıma girip çıkan çoğu insan gibi iyi bir insan olma düsturuyla beni yetiştirmeye çalışan sevgili güzel insan anneannem’e teşekkürlerimi ve saygılarımı sunmak istiyorum, o olmasaydı ben de olmazdım. Ruhu şad, mekanı cennet olsun.

 

 

 

Medipol her daim gündem


Hepimizin bildiği gibi Medipol İstanbul’un gözdesi olmaya namzet bir okul. Tabi bu büyük iddianın getirdiği bir takım yaptırımlar gereği hem yönetim hem de biz öğrenciler açısından problemlerle karşılaşmak mümkün olabiliyor. Baharında erkenden gelmesiyle heyecanla dolup taşan bu güzide okulun nadide öğrencileri bir yandan sınavların yaklaşmasıyla yaşadıkları stresi düzenlenen okul turnuvasıyla ya da panayırla atmaya çalışırken çoğu zaman  onları bekleyen ya da hali hazırda içerisinde bulundukları sıkıntıları göremeyebiliyorlar. Bunları biraz da hayatın akışı içerisinde gözden kaçırıyoruz.Ama dediğim gibi güzide bir okul olabilmenin getirdiği bir takım sorumluluklar olmalı ve biz problemlerimizin üzerine sesimiz çıktığı kadar yürüyebilmeliyiz.

Tabi bu köşenin bir de bu gazete de yer alma amacı var ki,o da:öğrenci sesini legal yollardan duyurabilmek. Legal diyorum çünkü bir çok kez illegal yollardan yapılan haklı ya da haksız eleştiriler ses kayıt cihazlarına takılmış, acizane iyi işler yapmaya çalışan ya da hepimizin faydasına olan hakları isteyen  insanlar fütursuzca fişlenmiştir. Sadece fişlemekle kalınmamış literatüre ”laf taşımak” olarak geçmiş olaylar hocalarımız ile öğrenciler arasında ne kadar yazık ki yaşanmıştır.Ama yaşanmasına hak vermemek elde değil.Çünkü ülke gündeminin andıç davaları, şike iddiaları ve fişlenme olayları üzerinden sürdüğü göz önüne alınınca biz öğrencilerin etkilenmemesi mümkün gözükmüyor. Nitekim aldığı terbiyenin kalitesizliği karakterine yansımış  ya da özendiği siyasi kişiliklerin güncel medyada yaptıklarını  kendi hamuruyla yoğurmadan fırına veren insanlara bu yakışıksız hareketi yaptıkları için kızmamak gerekli . Ne de olsa heybelerine doldurabildikleri ölçüde olayları yorumlayabilme yetisine sahipler. Aslında acımak lazım bu insanlara bilmediklerini bilemedikleri için. İnanın bana ”insanları fikirleri nedeniyle fişlemek” gibi büyük bir problem varken diğer sorunlarımız gölgede kalıyor. Çünkü insan olmamızın gereklerini yerine getiremedikten sonrayemekhane de tabldot sistemi yokmuş, ayrı fiyatlandırma olmalıymış, kampüsümüz olmalıymış hikaye. Yapılan sıraları, yemekhaneleri ya da eğitim için yapılan binaları henüz doğru ile yanlışı birbirinden ayırt edemeyen insanlarla doldurmamızın hiç bir mahiyeti yok. Bakın size çok bariz bir örnek veriyorum. Schopenhauer okuyanlarınız bilir. Schopenhauer özellikle ‘Seçkinlik ve Sıradanlık Üzerine ‘adlı kitabında der ki: ”Bir insana fiziği, kimyayı ya da onun ileride geçinmesini sağlayacak beşeri bilimleri öğretmeden önce ona kötüyle iyiyi ayırt edebilme yetisini kazandırmalıyız.” Sanırım bu aslında bizim tüm sorunlarımızın başı ve sanırım daha az göze batan sorunlarımızın çözümü yerine önceliğimiz insanlığımızı kazanmak  olmalı.

Yıllardır üzerinde kalem oynattığım başka bir problemimizin de yemekhane olduğunu düşünüyorum. Aslında dediğim gibi basit ve çözülebilir bir problem bu. Çünkü maddi imkanlarla ilgili. Mesela yemekhane de ayrı bir fiyatlandırmaya ihtiyaç olduğu kanısındayım. Sadece ihtiyacım kadarının parasını ödeyerek istediğim kadar yiyebilmeliyim. Alınan fişlerin içerisine herşey dahil oluyor ve öğrenciler çoğu zaman ihtiyaç fazlasını çöpe dökebiliyorlar. Ayrı bir fiyatlandırma olması durumunda sadece çorba içmek isteyen bir öğrenci tüm yemek parasını vermek yerine o çorbaya özel fiyatı ödemeli. Hem böylelikle ihtiyaç fazlası israfın önüne de geçilebilir. Ki bunun ne kadar önemli bir konu olduğuna girmek bile istemiyorum. Yine yıllardır üzerinde çokça spekülasyon yapılan bir konu kampüs meselesi, ama bu yazı da ”Ne zaman açılacak?’ gibi klişe bir soru sormak yerine, artık bir ihtiyaç olduğunu belirtmek istiyorum. Zira yapılan etkinliklerde panayır olsun konser olsun alt kattaki lobimiz bizim ihtiyaçlarımızı artan Medipol popülasyonu nedeniyle karşılayamaz duruma geldiği artık su götürmez bir gerçek. En basitinden bir ses sistemini kurmak için bile merdivenleri kullanıma kapatıyoruz ya da açılması gereken standları ulu orta lobideki masaları kullanarak kurmak zorunda kalıyoruz. Tüm bunlar aslında tek bir gerçeği gösteriyor ki bizim bir an önce kent üniversitesinden kampüs üniversitesine dönmemiz gerekiyor. Çünkü bu tam da başta bahsettiğim güzide ve özgün bir üniversite olabilmenin maddiyata bağlı gerekeni. Ama bu konuda kamuoyunda şöyle bir düşünce de hakim:” Yav arkadaş!!Ben kampüs olmasını istemiyorum, Kavacık mavacık bana ters. Burası İstanbul’un en güzel yeri. 10 dakika da Taksimdeyim. Bir kampüse ihtiyacım da yok aslında.” Ama tabi bir diğer grupta aralarda voleybolunu ya da futbolunu cam-çerçeve indirmeden oynamak istiyor. Onlara da kulak vermek lazım.Bu farklı kamuoyu sesleri arasında  Medipol’ün kampüs üniversitesine dönüşmesi Medipol’ü muasır üniversiteler seviyesine çıkarır diye düşünüyorum .Güzide bir üniversite olabilmenin bir diğer gerekeninin de öğrenciler arasında ki su sızmaz bir birlikteliğin olması ve iyi bir haberleşme sisteminin kurulması. Haberleşme sisteminin nice savaşlar kazandırdığını hatırlatmaya gerek yok zannediyorum. Çünkü biz birbirimizden haberdar olduğumuz sürece güçlü oluyoruz. Gerek yönetime karşı gerekse büyük çapta iktidara karşı sesimizi haberleşerek , toplanarak duyurabiliyoruz. Diğer bir taraftan kendimizi geliştirebilmemiz ve kendi kişiliğimize uygun arkadaş ya da dost çevresi edinebilmemizin yolu da yine sağlıklı bir haberleşmeden geçiyor. Bunun için üniversitemizin adı kullanılarak sosyal medyada bazı öğrencilere ait gruplar kurulmuş durumda. Tabi bunun ne kadar legal olduğu tartışılır ama şu da bir gerçek ki bu sosyal medya ağı sayesinde önemli olaylardan haberdar olabiliyoruz, çeşitli etkinliklere katılabiliyoruz. Hala eksiklikleri var tabi çünkü çoğu insan sosyal medyada o ya da bu sebeplerle var olmak istemiyor. Dolayısıyla bu tip insanlara da ulaşabileceğimiz başka bir sistemin olması lazım. Daha az özele giren, ve daha az dedikodunun döndüğü daha özel bir sistem. Bu belki telefon olabilir. Okulda yapılan bazı etkinliklere haberdar olamadıkları için katılamadığını söyleyen öğrenciler aslında şu konuyu düşünmeleri gerekir. Eğer bu etkinliğe kaçırdıysam demek ki bu konuya olan ilgim kısıtlı. Çünkü gelişmiş yazılı ve sosyal medya sayesinde öğrencilerin arasında olan ya da okul genelinde olan haberdar olamamak çok mümkün durmuyor. Eğer haberimiz yoksa bilin ki ilgimizin yetersizliğinden kaynaklanıyor.

Seçkinlik ve Sıradanlık Üzerine-Arthur Schopenhauer


1.

Uzun zaman önceydi, sorgulamaya başladığım yıllardı ya da sorgulamak istediğim ama nasıl yapılacağını bilemediğim zamanlardı. Schopenhauer ile tanıştım sonra. Bu adamda istediklerim vardı, felsefesi yıkıcıydı ve ben içerisinde kaybolmuştum. İnanılmaz zevkliydi ve hala da öyle . Aşkın metafiziğinde insanlara ve özellikle kadınlara karşı yaklaşım tarzım değişti. Okumak yazmak ve düşünmek üzere de neleri okuyacağımı nasıl ve ne zaman düşünmem gerektiğini öğrendim. Bunlar benim için inanılmaz tecrübelerdi,çünkü ilk defa kendimi hissedebilmiştim ve tekrar tekrar ruhuma dokunmak tat veriyordu bana. Rastladığım ve hayran kaldığım pasajların altlarını çiziyor ve tekrar tekrar okuyordum, kafama işliyordum içindekileri. Hala da öyleyim, şimdi ise seçkinlik ve sıradanlık üzerine de tekrar tabularım yıkılıyor.Küllerimden tekrar doğuyorum ve kendimi birçok kez ki gibi güçlü hissediyorum. İşte bu inanılmaz.

Deha denilen olay çevrede çoğu zaman yenilen bala pekmeze kuru üzüme bağlanırdı. Cidden hala öyle ,annemin sabahları kafamın çalışması için 21 tane kuru üzüm yedirmeye çalışmasını daha dün gibi hatırlıyorum. İlginçtir hiçbir zaman işe yarayıp yaramadığını öğrenemedim. Bu daha çok yakıtla alakalı gibi gelmiştir her zaman bana. Motora konulan iyi yakıtın motoru az kirletmesi gibi. Bununla ilgili çok yazı ya da kitap okuduğumu pek hatırlamıyorum ama Schopenhauer’ i okuduktan sonra kafa çalışmasının zekayla hiçbir alakasının olmadığını anlıyor insan.Tıpkı bir Porshe’ye dandirik bir yakıtı koymakla onun kalitesinden ve keskinliğinden bir şey kaybetmemesi gibi. Zeka çoğunluğun hem fikrince Allah vergisiydi ama bu sefer deha denilen olayın ne olduğuı karanlıkta kalıyordu. Picassoların ve  Messilerin hep ‘zeki’oldukları söylenmişti bize. Annelerinin her sabah onlara kuru üzüm yedirdikleri gelirdi aklıma benimde, çocukluk işte. Ama Schopenhauer dehayı zekanın kabına sığmaması olarak tanımlıyordu, o dehayı her şeyi önüne katıp sürükleyen bir çağlayana benzetiyordu ve deha ona göre bir kasırgaydı etrafı kasıp kavuran. Ucu lazerle bilenmiş bir bıçaktı o. Hala o pasaj aklımda sayfa 55 satır 12-20 arasında. İnanılmaz bir delilik hali diyordu orada, dahi aynı oranda delidir de. Çünkü aklı iradesinin hizmetkarı olmaktan çıkmıştır ve saf özgürlüğün sınırsızlığında kanat çırpar. Saf sonsuzlukta şeyleri saf haliyle görebiliyordu ve dahinin kafasında objelerin büyük bir şablonu bulunuyordu. Mükemmel bir keskinlik.

Sadece bu da değil dahinin özellikleri. Yararsızlık  ve kazanç getirmezlik dahinin eserlerinin temel özelliklerindendir. Bu onun soyluluğunun alamet-i farikasıdır. İnanılmaz bir kısım burası, çünkü  ”dahi” dediğimiz nice insanın sadece zeki olduklarını öğrenmiş oluyorduk. Tabular yıkılıyordu bir kez daha. Bu durumda zamanında tanınmamış ve öldükten sonra değeri anlaşılmış ne kadar yazar, ressam, daha nice insan  varsa hepsine ait oldukları nam verilmiş oluyordu. Demek ki onlar çağdaşlarından yüzyıllar sonrasını dehaları yardımıyla görebilmiş ve o zamanın insanlarının sıradan beyinleri tarafından kavranamamış oluyorlardı. Yaralı da değildi onlar Schopenhauer yaralı insanla dahiyi karşılaştırmayı tuğlayla elması karşılaştırmaya benzetiyordu. Dahi adamın yaptığı şey yararlı değildi kazanç getirmiyordu, tuhaftı ve zamanının insanları anlayamıyordu. Bunun nedenidir ki sıradan bir beyin ile seçkin beyin arasındaki uçurum bu denli büyük oluyordu ve sıradan beynin dinginliği ve etrafı tetkik eder hali seçkin beyinde bulunmuyordu.Mükemmel bir saflık.

Yaradan insanları kaderleriyle yaratmış ama hep bir seçenek bırakmış ona. Seçme şansımız varmış ve seçtiğimiz şey bizim kaderimiz oluyormuş. Ne tuhaftır, hiç bir zaman anlayamadım kadere her şarkısında söven ya da her kitabında lanet yağdıran ”angutyus” tarzı insanları. Halbuki nefret edecek hiç bir şey olmamalı, sadece ortada basit bir seçenek var. Kader zaten basit bir basmakalıp kurallarından oluşmuş ve insanlara dayatılmış bir şey değil ki. Sen seçersin ve o kaderin olur. İşte benim kader anlayışım, belki bu ervah-ı ezelden bize verilen yeteneklerde pek işleyemiyor ve altından kalkmak için ise allahın takdiri deyip kenara çekiliyoruz. Ama buna isyan etmekten çok tercihimizi kullanarak kendimizi doğru şeylere yönlendirmekten kullanmalıyız. Kitapta buna benzer bir pasaj var,eğitimin çarpıklığı hakkında. Bu da inanılmazdır sayfa 78 satır 17-26 arası. Diyor ki:”İnsanlarımıza önce öğreteceğimiz şey kötülüğü öğretmemek olmalı” . Ne kadar doğru. Eğitim sistemimizden yılardır mükemmele yakın zekalar geçiyor ve bu zekalar birikimleri ölçüsünde taşıyor ardından ortaya dehalar çıkıyor. Biriktirme safhasında yaşanan olaylar kimi dehaları atom bombasını yapmaya yönlendiriyor kimi dehaları da Van Gogh yapıyor. Sistem işte. Aslında Schopenhauer bunada bir açıklık getiriyor. Deha öyle bir bir şeyki bulunmaz hint kumaşı gibi bir şey ve çoğu zaman etrafındaki kimse onu anlayamıyor. Çünkü bu tip insanlar kaderlerinin onlara verdiği(seçme şanslarını da kullanarak) ölçü de diğerleriyle aynı tınıda olamıyorlar, gürültüden ve boş konuşmalardan nefret ediyorlar. Sessizlik içerisinde içlerinde dolanan fırtınaların seslerine kulak veriyorlar ve böylece üretmeye başlıyorlar.

2. bölümde yine bu muhteşem adamı anlatmaya ve alıntılar yaparak tabuları yıkmaya çalışacağım.

Sevme Sanatı-Erich Fromm


”Hiçbir şey bilmeyen hiçbir şeyi sevemez. Hiçbir şey yapamayan hiçbir şeyden anlamaz. Hiçbir şeyden anlamayan insan değersizdir. Oysa anlayan biri hem sever hem fark eder hemde görür. Bir şeyde ne kadar ilgi varsa o kadar çok sevgi vardır. Bütün meyvelerin çileklerle aynı zamanda olgunlaştığını zanneden biri üzümleri hiç tanımıyor demektir.” Paracelcus

”Hayat boyu ortamlara girip çıkıyoruz, farklı insanlarla tanışıp kaynaşıyoruz, farklı kitaplar geçiyor elimize, bazen bizi bize daha iyi anlattığı için kızdıran, bazende acizane şaşırtan.

Sevmek bir sanattır, doktorluk ya da marangozluk gibi öğrenilmesi gereken ve öğrenildikten sonra kurallarına uygun olarak uygulanması gereken bir sanat. Sadece basit bir bağlanma işi olarak görülmemeli , kişi bunun için çaba sarfetmeli, istemeli sıkmadan sıkılmadan sevebilmeyi ve içinde uyanan o duyguyu taşıyabilmeli.Bunun için tabi ki öncelikle insanın içerisinde yaratılışından var olan ”bağlanma ” hissini hissedebilmeli ve bunun için sevebilmeli. Birisini sevmek sadece güçlü bir duygu olarak kalmamalı söz verilmeli ve çaba sarf edilmelidir.

Evet doğru okuyorsunuz, sevmek bir neden olmamalı,bir sonuç olmalı, insan bağlandığı şeyi sevebilmeli ve içinde bağlanmanın verdiği özgürlüğü, farkındalığı hissedebilmeli.

Resim yapmak isteyen insan bile sanatını icra etmek için doğru objeyi beklemez, o işin sırrını keşfetmeye çalışır, ışığı kullanmayı öğrenir, her gün fırça sallar bazen kaybeder bazen sıkılır ama o sanatı öğrenir, tıpkı sevmek gibi. Objeyi beklemek yerine o objeye nasıl ışık düşürüleceği üzerinde çalışılmalı zannımca.

Tabi ki bu  alışveriş mantığıyla olmamalı, zira alışverişte yapılan mal karşılığında değerli bir kaç bir şeyin karşıya ödenmesidir.Bu da zaten kapitalist dünyanın bize kazandırdığı nimetlerden sadece biri: karşılık beklemek ve ne olursa olsun almak.Ama bu kesinlikle sevmenin mantığına aykırıdır. Sevmek bu kadar matematiksel olsaydı şayet, hiç bir sanatçı olamazdı, işin özünde sevmekte olmazdı.

Almadan önce vermeyi bilmeli seven kişi, önce adımı o atmalı, tekrar atmalı sürekli denemeli    sürekli istemeli. Bu belki bir ömür boyu sürer, belki sonuçları can yakar ama sevmenin mantığında işte bu yatar.

Bir diğer konuysa seven insanın değişmesi gerektiği gerçeği. Paracelcus’un da dediği gibi seven insan fark eder, izler gözlemler ve sonuç olarak üretir. Seven insan artık içerisindeki dinamoyu ateşlemiş insandır ve sürekli istemenin verdiği dinamizmle yoluna devam eder; sadece üretir.

O artık eskisi gibi değildir. Aslında hem değişmiştir hem de değişmemiştir, ya da daha doğru bir ifadeyle değiştiği ölçüde değişmemiştir. Şöyle ki seven insan başlangıçta kendi başına işini yapan sıradan bir insanken ya da tamamen duyarsız bir insanken değişerek olayları analiz etmeyi öğrenmiştir. Bu yolda rezil olmuştur, küçümsenmiştir, tanınmamıştır, ama başarmış ve sevmenin ilk adımını atmıştır. Artık o etrafına duyarsız kalmayan insanları sevgisinin el verdiği ölçüde seven ve yine bunun alışveriş mantığına aykırı davranarak yapan birisi olmuştur. Artık o sevdiği insanlar için bir şeyler üretmeye başlamıştır. Eğer insan diğer alanlarda üretken değilse sevgide de üretken olamaz.

Aynı zamanda değişmemiştir, çünkü o yine kendi kabuğuna çekildiğinde kendi olmalıdır, eski alışkanlıklarını devam ettirmelidir. Zira unutmamalıdır ki bu noktaya gelebilmesi için bir çok kademeyi yaşaması gerekmiştir ve yine bilmeli ki yaptıklarını yapmasaydı o kimse olamayacaktı. İşte bu nedenle değişerek değişmemeli seven insan.

Aynı kabukta aynı dünyayı yaşayarak farklı insanlar olmalı seven insanlar. Hem birlikteliğin gerektirdiği dünyayı yaşarken kendi değerlerini de söndürmeyip onu da beslemelidirler. Tıpkı bir annenin karnında yavrusunu taşıması gibi. İkisi de aynı dünyadalar ama birbirlerinden tamamen farklılar.

Sevgi tartışmasız insanın en gerçek ve en temel gereksinimidir.”

Diyor birisi acizane ……

Almadan önce vermek…


Bu sefer kütüphanemden bir görüntüyle açılışı yapıyorum acizane. Pek bir kitap yok ama küçük müçük işime yaradığını söylemeliyim. Bu ay üzerine kafa yormam gereken bir kitap var, üzerine gerçekten kafa yormalıyım. Çünkü Schopenhaur’un da dediği gibi:”Eğer bir kitap önemliyse 2 ve hatta 3-4 kez tekrar okunmalıdır.Üzerine düşünülmelidir ki o kitap bizimle olsun.” Bu kitapta ”Sevme Sanatı”yi öğrettiği için önem arz eden kitaplardan olsa gerek benim nezdimde. Yine bir Alman Filozofu ve yine tabularımı yıkan bir kitap: The Art Of Loving.

Tabular yıkılıyor dediğimi hatırlıyorum giriş bölümünde, ki bu doğrudur. Zaten yazarda bundan bahsediyor. Çünkü çoğu insanın sevgiyi ya da sevmeyi basit bir alışveriş olarak zannettiğini ya da doktorluk gibi öğrenilmesi gereken bir sanat olmadığını zannettiğini söylüyor. Nitekim bunun içinde sunduğu en önemli çözümün almaktan önce vermeyi bilmek olduğunu söylüyor. Almak için vermelisin, içinde yaşayan canlı öğeleri karşındakiyle paylaşmalısın, üzüntülerini çoşkularını ve sevgini. İşte yazar bunları açıklamaya gayret etmiş kitabında. Katılamamak elde değil gibi.

Amélie’ nin Fantastik Yaşamı.


Yeni bir pempe film daha keşfedildi, ilginize. Bu da müziklerinden birisi bunun eşliğinde iyi gider. (http://fizy.com/#s/16vbld)

İlginçtir iyi bir film izleyicisi olmama rağmen ve filmin çekildiği tarih göz önüne de alınırsa kaçırmam pek muhtemel görünmese de ”Her profesyonelin yanılma payı vardır” diyerekten 3 izleyişimi az önce bitirmiş bulunmaktayım. Merakınıza.

3. izleyişim diyorum çünkü gerçekten tam ruh bunalımları üzerine tekabül eden ve bu konuda isabetli bir yapım. Her ne kadar içerisinde çocukluğumdan kalma alışkınlıklarımı barındırsa da haksızlık etmemem gerektiğini hissediyorum. Zira çocukluğum hatırlamak istemediğim tonlarca anı barındırır. İlginç ha…

Ama bir tanesi gerçekten muazzamdı benim için. Dominic Boertodoe’nun çocukluğundan kalma kutusunu ele geçirdiğinde göz yaşlarını tutamaması biraz da olsa kendimden bir parça bulmama vesile oldu bu pempemsi filmde. Diğeri ise strateji kısmı kesinlikle tarzıma uygun, yani gizem.

Gizemlerle dolu bir film olması hasebiyle dikkatimi çekmiş olacak ki izleyiş üzerine izleyiş gerçekleştirdiğim nadir filmlerden. Bunun gibi bir Esaretin Bedeli’ni hatırlıyorum, ağladığım ve bir kez daha izlediğim ve yine ağladığım. Bunda biraz son sahne de bozuldum ama suluk bir mesele yoktu açıkçası. Neyse…

Amelie güzel kadın olarak yapımcılar tarafından dikkatleri üzerine çekmeyi başarmış ve ingilizce konuşurken oldukça zorlanan bir fransız kadını benim gözümde. İzledikten sonra hemen aklımdan netten fotoğraflarına bakmak geçse de beni frenleyen oyuncuların gerçek halleriyle çoğu zaman rollerinin uyuşmaması. Ki buna bu kadında da rastladım , Amelie çekingen içine kapanık tuhaf bir kız iken filmi izledikten sonra sanatçının röportajını dinlerken Amelie ‘nin gözümden silindiğini hissettim bir an ve unutmamak için bir kez daha izledim. Çünkü Amelie filmde insanlara karşılıksız yardım eden iç dünyasıyla konuşan bir kızken onu bir anda röportajde kahkaha atarken görmek benim açımdan yıkıcı olur her zaman. O nedenle çoğu zaman filmin arka malzemesiyle değil de içiyle uğraşmayı severim. Zira doğrusu da budur zannımca.

Velhasıl, film müziklerini de es geçmek olmaz ki sadece Yann Tiersen için bile bu film izlenebilir. Müzikleri kesinlikle tam olarak izleyene çocukluğunu anımsatacak nitelikte, saf ve çoğu klasik müziğe göre tırmalayıcı değil. İzledikten ve ismi gördükten sonra fizy’den onlarıda listeme ekliyorum ve her can sıkıntısında yeni bir dal bulana kadar kulaklarıma sesi ulaşıyor.

Dehliz No:1


Kimin aklına gelirdi ki köprüye bakan taraftan yukarı kata çıkıldığı.

Maceracı ruhumun azdığı yağmurlu günlerden birinde, kim bilirdi hep o görmek ve keşfetmek adına yapılan gizli yolculuklardan birine çıkacağımı. O tarih kokan taşların detaylarına küçük bir ışığın altında hükmedeceğimi benden içeri ben bile bilmezken, sen nereden anlardın ki. Ama meraklanma sana gizli sırrımın bir kısmını vereceğim, gerisi sana kalmış. Senin yerine de yutamam ya onca lokmayı. Biraz da senin çiğnemen lazım.

Önce Mısır çarşısının içerisine girmeli ve saçma salak lokum ya da vitrindeki ”Turkish Viagra”ların fotoğraflarını çekmelisin. Bu işin önemli adımlarındandır. Ama oraya uğraman içinde dışarı da yağmur yağması lazım ki tamamlansın kombinasyon. Şimdi dışarıda yağmurun azalmış olması gerekli. Makineni az önceki gibi artık yağmurdan korumak istememelisin, açıkça belli etmelisin amatör olduğunu.

Sola dön ve ilerle…

Kararsız kal sağa ya da sola gitmekte.

Sonra sola doğru biraz da tedirgince yönel. Az ilerde seni genişçe ve eskice bir koridor karşılamalı, oraya tavandaki balkonu inceleyerek ve tarihin içerisinde kaybolurcasına girmen gerekli.

İlerle başın gökyüzünde. Gözlüklerinde yağmurdan kalma su damlacıkları olmalı ve etrafı üstünkörü sezmelisin. İnsanlarla işin yok şimdilik, dikkate alma zaten, odaklanmalısın. Şimdi çeşmelerin oraya gelmiş olmalısın. Önce ilk oturakta olup daha önce çekmeye çalıştığın sürrealist çeşme fotoğraflarında bir kaç tane çekmelisin.

5 dk falan kaldıysan artık kalkmalı ve ilerlemelisin.

Aniden dur ve etrafını izle. Köprüye bak, biraz sis var havada ama sen yine de bak, bu senin için ilham barındırıyor zira. Tam camiye doğru döndüğünde aklına ilginç Ara Güler pozlarında biri gelmiş olmalı. Eğer gelmemişse gözünü yeterince eğitmemişsin demektir. Bilmelisin ki iyi bir fotoğrafçı olmak için önce gözünü sonra ruhunu eğitmelisin.

Her neyse edebiyat yapmaya gerek yok. Evet, kapalı gibi görünen ve zindan vari kapıya yaklaş usulca. Kimseler duymasın seni ve görmesin. Şimdi ayaküstü azar yemek hiç hoş olmaz kanımca.

Kapı kilitli olmamalı, demir süngüyü dikkatlice çek ve kapının zangırdayan menteşelerini bir de sen rahatsız et. merdivenlerden tedirgin ama biraz da Kolomb vari yeni bir şey keşfetmiş gibi ilerle yukarıya doğru. Karşına demir kilitli bir kapı gelmeli, açmaya sakın zorlama yoksa bütün büyü bozulur ve yakalanırsın alimallah.

Sağa dön…

Hayır hayır, aşağıya merdivenlere bak.

Farkettin mi geldiğin yolda ki gizemi. Sol üstte bir tungsten ışık , beyaz ayarını yap ve sonra ISO ardından otomatik odaklama daha iyi olur zannımca. Ve dönerek aşağıya inen gizemli merdivenler karşında işte.

Artık tetiğe basmalısın.

Bas ve dondur, o merdivenlerin gizemi şimdi hep seninle.

not: tüm kurallar sırasıyla uygulanmalı, uygulanmadığı taktirde dondurulamaz.

her daim denizle……….

Babam Yemen’de.


Tevellüt 309. bende tam emin değilim hicri mi yoksa miladi mi. ama sadece 309. (1895 olması lazım)

Gümüşhane’nin Babakonağı köyünde doğdum. İlk on sekiz yılımı babamla beraber tarlada öküzün peşinde sapan tutarak, çapa yaparak geçirdim. Devlet-i Aliyye-i Osmani ‘nin zor zamanlarıydı o vakit. Hemen askere alıverdiler bizi de(1913 olmalı).

O zamanlar araba falan bulunmazdı buralarda. Yayan tam 3 günde vardık Gümüşhane’den Trabzon’a. Orada vakit kaybetmeden bizi gemiye bindirdiler, Yemen gemisine. Geceli gündüzlü üç ayda vardık Yemene. Giderken Çanakkale’den geçiyorduk ve bizim askerleri boğaza siper alır halde gördük. Tüm tabyalar yeni ve hazır şekilde freng gavurunu bekliyordu.

Oradan Kıbrıs’a gittik. Sonra Cidde ve daha sonra Filistin’de konakladık. Gemiye yeni askerler katıldı ve biz yeni yüklerimizle Kızıldeniz’e açıldık. O zamanlar o bölgelerde İngiliz Gavuru var. Bütün İslam topraklarını ve kusal bölgeleri ellerine geçirmişler. Bize de zaten onlarla savaşacağımız söylenmişti.

O vakitten sonra vardık Aden limanına. Saonra daha içerdeki başkent(o zaman en önemli kenti) Sana’ya gittik cepheye. Benim o cephede tam 6 yılım geçti. Ama başaramadık evlat. Gavur İstanbul’u Çanakkale’den değil ama Bulgar üstünden ele geçirmiş. Bizim de orada elimiz kolumuz bağlandı ne erzak ne cephane gelmez oldu. Sonra Gavurların propagandaları başladı. Üzerimize- o zaman İingilizlerin uçakları var- kağıt attılar. Üzerinde İstanbul’un işgal edildiği teslim olup silah bırakmamız gerektiği yazılıydı. Zaten anlamıştık İstanbul’un düştüğünü. Çünkü Payitaht bizi oralarda mazlum komazdı bunu iyi bilirdik. Ama bize de çaresiz teslim olmak kaldı. Teslim olduk(1919) ve bizi toplayarak  gemiye bindirdiler. Bizi İstanbul’a getireceklerini zannederken. Daha Kızıldeniz’den çıkmadık ve gemi Mısır’da demirledi. Oradan bizi 3 yıl kalacağımız toplu kamplara götürdüler. Kamplara girmeden önce hepimize soyunmamız gerektiğini söylediler ve o zaman bazı askerlerde altın para vardı. onlarda soyulan elbiselerimizle beraber Gavurların eline geçti. Derler ki Freng gavuru o paralarla zengin olmuş. hatta paralarını vermek istemeyip 10 altınını yutan birisinin karnını deşip altınları çıkardılar.

Sonra biz yırtık pırtık çuval parçaları vererek kamplara aldılar. Tam 3 yıl kuru iki parmak peksimet parçası ya verdiler ya vermediler. Yarı aç yarı susuz bizi klor havuzlarına soktular ve çoğu arkadaşım o havuzlarda kör oldu. Benim dinçliğim yerindeydi ne de olsa az çok çalışmışlığımız vardır bağda bahçede. Velhasıl 3 yılın üzerine bize İstanbul yolu göründü sonunda. Ama İstanbul’u hiç göresimiz yok, yüreğimiz yanıyor. Biliyoruz ki o eski İstanbul artık yok. Dediğimiz gibiymiş her yerde Gavurlar türemiş. Bütün meyhanelerde eğlence yapılıyor. Çok üzüldüğümüzü hatırlıyorum.

Sonra bizi bugün kadıköy’deki Selimiye kışlasına aldılar, tam 4 ayda burada kaldık. Çarşıya çıktığımızda silahımız falan yoktu ama Gavur inzibatlarda silah vardı. Bizde onların boş vakitlerini kollar, tuttuğumuzu denize atardık. Gücümüz kuvvetimiz yerindeydi evelallah. Allah razı olsun Payitaht’tan orada bizi işgal altında olmasına rağmen sahipsiz bırakmadı.Sonra oradan da memlekete Gümüşhane’ye döndüm.

Askerlik şubesine kağıdı mı uzattım ve 27 yaşındayım. Asker bana:

”Kağıdını şimdi alıyorum ama 1 ay bilemedin 2 ay sonra seni yine askere çağıracaklar” dedi.

Bende kağıdımı verdikten sonra ”Allah kerim” diyerek ayrıldım oradan. Daha 1 ay bile olmadan Kurtuluş savaşı başladı Anadolu’da. Ben tekrar şubeye gittim asker bana:

” Sen çok askerlik yapmışsın seni kolay bir yere yazalım” dedi. Ve sonra 3 sene mi geçireceğim Sivas’ta bir karakola gittim. Gelen erzakları düzenleyip taksimat yapma işimiz vardı. Aynı zamanda da haberleşme ,işleriyle uğraşıyorduk.

3 yılın ardından 30 yaşında son 12 senesini savaşlarda geçirmiş olarak köyüme döndüm.

Bütün ülkenin tarihini omuzlarında taşımış olarak 86 yaşında köyümde de vefat ettim.

Allah rahmet eyleye, ne diyelim.

Bu da bu bayramda  Mehmet dayıyla yaptığım sohbetimden. O bana babasını anlattı ben dinledim. Çok ilginç hayatlar ve biz anlamaktan mahrumuz ne yazık ki.

Seyyar Fotoğrafçı


Fotoğraf çekmek çoğu zaman yanlış anlaşılan ve haberdar olmayan insanlar tarafından yanlış anlatılan bir meşgale zannımca. Yakın tarihte şahit olduğum olaylardan birinden söz edeceğim. Çektiğim fotoğraflarımın çoğuna ilk yorumlar ve tepkiler olumlu olmasına rağmen gelen sözler arasında bir kaç tanesi gereksiz olmakla beraber fotoğraftan bihaber olanların kullanacağı tarzda yorumlardı. Mesela çektiğim kedi fotoğraflarına yapılan yorum kolaya kaçtığım yönündeydi. Ve ya canlı çıkan fotoğraflarımın otomatik modda çekildiğini ya da üzerlerinde oynama yaptığımı iddia eden insanlardan yorum aldım. Bunları önemsiyorum özellikle ilk ağızdan gelenlerini ve bunun kişisel gelişimim için önemli olduğununda bizatihi farkındayım.

Fotoğrafta çoğu insanın önemli kabul ettiği bir olay da bildiğim kadarıyla uygulamanın şart olması ki zaten kulüpte bulunmamın amacı da buna hizmet eder.  Fotoğraf hakkında gerçekten herhangi bir şey öğrenmek isteyen insanları bir arada barındırmak ve onların birbirleriyle olan ilişkilerini geliştirmek. Bu sayede istekli insanlar birbirlerinin tecrübelerinden yararlanabilir ve birbirlerini ilk ağızdan yapılan geri beslemelerle geliştirebilirler.

Bu kısa girizgahtan sonra yakın zamanda yaptığımız Florya gezisinden bahsedersem iyi olur kanımca.

Florya açıkçası beklediğim gibi değildi, belki önceden gitmiş olsam tekrar gitmeyi düşünmezdim ama ilkler adına katıldığım bir geziydi. Trenle beraber 30 dakika falan tutuyor ama trenin arızalanma ihtimalini göz önüne almakta fayda var. Zira 15-20 dakikamızı trende harcadık.

Hava fotoğraf çekmek için ideal, bulutlu bir havaydı ve yağmur yağmaması da bizim açımızdan sevindiriciydi. Ormanda kuş böcek ağaç derken biten konumuza kendimizi de eklemeye başladık. Çektiğimiz ve çektirdiğimiz artistik fotoğrafları da sayarsak epey fazla fotoğrafımız olmuştur. Ardından sahile indik ve sahilde ki konu darlığı ise had safhaya ulaştı. Fakat sonbaharın verdiği renklerle burada da idarelik fotoğraflar çıktığını düşünüyorum. sahilin ardından dedik bugüne özel Atatürk deniz müzesini de gezelim, içeride fotoğraf çekmek yasakmış ve içerideki özel eşyalar göz önüne alındığında hak vermemek elde değil. Eskiden köşk olarak kullanılan yapıda en çok ilgimi cezbeden 4 tane geniş banyo olması ve sayamadığım kadar yatağın barındığıydı. Sonraysa deniz kenarında ki kumsal alanda fantastik foto çekimine başladık. Eğlenceli dakikalardı açıkçası.

Konu azlığı az gibi görünmesine rağmen bunun da biraz bizden ve elimizde ki makineleri tanımadığımızdan kaynaklandığı kanısındayım .Zira öyle fotoğraflara şahit oldum ki en sıradan konuyu sunuş biçimi harika olduğu için beğendiğim olmuştur. Kendimizi aslında konu yetersizliğinin arkasına saklayacağımıza elimizdekilerle neler yapabileceğimize bakmak daha iyi olacak zannımca. Dediğim gibi hem makinelerimizi tanıyamamazlık hem de vakit azlığı aşağıda ki gibi durağan fotoğraflar çıkmasına neden oldu. Ama zaten bunu meslek olarak yapanlar da plan program dahilinde çalışıyorlar. Bizim ki biraz daha eğlence amaçlı olduğundan statik fotoğraflar çıkması normaldir.

Bunun bir başka versiyonu Nikon’la daha farklı bir perspektiften çekilmiş olmasına rağmen Canon’un otomatik ayarıyla bu foto biraz daha canlı çıktı. Tabi ki RAW olarak kaydedilmemiş olması da eksi taraflarında. Zira kaydedilmiş olsa daha çok ayrıntı ve üzerinde daha çok oynama alanı oluşturulabilirdi ama kartın verdiği yetersiz saklama alanı nedeniyle bunu başaramadım. Durağanlıktan bahsedecek olursak doğrudur daha kolay olduğu için kedi fotoğrafları çekmeyi tercih ediyorum fakat çektiğim diğer gece fotoğraflarında ya da mimari fotoğraflarda sonuç almak hemen mümkün olmadığı için tercihlerde sapma oluyor.Bir diğer nedenle İstanbul’un kedilerinin de cana yakın olduğu düşünülürse böyle bir tercih yapmam elbette ki hoş karşılanmalı. Bu da aşağıdakine benzer fotoğraflar çekmeme sebebiyet veriyor. Zira daha bunun hakkında ilk ağızdan yorum alma fırsatını yakalayamadım ama en kısa zamanda göstereceğim.

Hiç unutmam okuduğum kitaplar arasında bir yerlerde bir defasında gözüme çarpmıştı: Hayatı dondurmak. İnanın fotoğrafı her gün gözlerimizle çekiyoruz hem de baktığımız milyonlarca karede. Fakat hangisini donduracağımıza karar vermek inanın bambaşka bir şey.

Konuşmaya Limon Suyu


Sayın baylar ve bayanlar

Bu yazıda size aşırı samimi olan insanların özelliklerini anlatacağım. Ve neden onlarla aynı tınıda olmadığımızdan da bahsedeceğim. Neden kendilerini öyle yükseklerde gezerken hayal ettiklerini de eklemeden bitirmeyeceğim merak etmeyin.

Şimdi bu samimi insanların ilk özellikleri müthiş  reklam kampanyaları yapabilmeleridir. Bunu öyle profesyonelce ve o kadar rahat yapabilirler ki, zannerdersiniz dünyanın en iyi insanıyla konuşuyorsunuz. ”Biz yaptığımız şeyleri Allah için yapıyoruz. Başkası desin diye değil.” Zaten Türk değil miyiz kardeşim. İçinde Allah peygamber din iman geçen her laftan hoşlanırız. Söyleyen kim olursa olsun.

Söyleyene bakalım . Söyleyen insanları ayırmakta bir numara, okumadan fikir sahibi olmakta ilklerde ve insanları bana oy veren-vermeyen şeklinde sınıflandıran bunu da Allah için yaptığını zanneden Ahmaklardan. 21. yy inanın böyle insanlar daha çok değerli. Sakın yanlış anlaşılmasın ona kızıyorum ama daha çok nefret ettiğim şey onların toplum içerisinde naif karşılandığıdır, öyle zannedildiğidir. Aldıkları önemli materyalleri sadece kendi tayfaları için kullanan ve bunu yine Allah için yaptığını zanneden faşist insanlardır. bunlar hayatınızda görüp görebileceğiniz en tehlikeli insanlardır. Çünkü dinin siyasete alet edilmemesini isterlerken aynı zamanda bunu çok iyi yapanlardandırlar. Zaten demiştim damardan verdin mi zehiri zaten almamak mümkün olmaz direk gidiverirsin. Dikkatli olmak lazımdır.

Neden aynı tınıda değiliz. bide buna değinmem lazım. Çünkü buda benim kafamı kurcalayan meselelerdendir, aslında pekte umursamam ama madem girmişken bir kaç laf edeyim dedim.

Sizin yorumlama kabiliyetinizde ki zayıflık fikrinizi de yansımış, zaten iki üç kitap okudum diye kendini alim zannedenlersiniz ya. Sizden alimi yok lan cidden herkesin gözünü boyamayı çok iyi bilirsiniz. Sonra da çıkıp”seni hiç samimi bulmadım dersiniz ya beni hasta edersiniz işte. . Sanki sizden samimisi yok buralarda. Siz buraların samimiyet kraliçesisiniz. Sanki yıllardır beraber yaşamışız da bulamamış sayın aşırı samimi insan. Tebriklerim sizin için, kaybedenlerdensiniz haberiniz ola.

Ve sevgili tını sahibi, samimi insanlar.Bu ülkeyi siz mi kurtaracaksınız. Size mi emanet bu topraklar. Zamanında sizi kemalistler dışlardı üniversiteden kamusal alandan (pekala yanlış)ama siz geldiniz aynısını oy veren-vermeyen e uyguladınız. Bu mu müslümanlık bu mu  kitap. Sonra da çıkıp üslup çok bozuk, hazımsızlık diz boyu dersiniz. Var ya siz reklamı çok iyi yaparsınız. Bir kez daha tebrik ediyorum sizi,hala kaybediyorsunuz.

Ölünce özellikle iyi insanların defterleri sağ tarafından verilecek ya. İşte zannımca sağ her zaman iyilik güzelliklerle beraber ya, bu nedenle hepiniz cennetliksiniz. Ama merak etmeyin size soracaklar ”Bu insanları size oy vermiyolar diye niye dışladınız. Başınızda ki adamı eleştirdi diye niye düşman kesildiniz . Ve niye dini alet etmemeniz gerektiğini bildiğiniz halde niye tersini yaptınız.Bugünlerde yakın sayın samimi, tınılı insanlar topluluğu.

Siz var ya o kadar tehlikeli insanlarsınız ki kimin sizin yüzünüzden canı yanmış kime düşmanlığımla ters düşmüşüm umrunuzda olmaz sizin. Sizin bir Allahınız var zaten diğerleri tefferruat. Cevap veremeyeceğiniz sorular sorduğumuzda ise bir kişiye mal edilemez diye saçma salak cevaplar verirsiniz. İşte siz bu yüzden tehlikelisiniz. sizde torpil yoktur ama laf sizin adamlara düştü mü hak hukuk tanımaz kendi adamlarınıza torpil yaparsınız. Sizin samimiyetiniz işte bu kadardır. Öbür tarafta o görevi çok isteyen ve hak eden adam oraya gelemez çünkü siz faşist insanlar faşistlerle beraber kararmışsınız. Ama kızmayın siz hala tınılı insanlarsınız, samimisiniz, kızmayın dışarı da insanlar sizi hala öyle tanıyor. Zaten bilmese de olur siz yine boyamayı başarırsınız, çünkü başta sizin kıçta.

Dipnot: limon katıldığı yemeğe lezzet katar ama bunu kullanmayı bilmeyen zeki tınılı insanlar bunu anlayamazlar. Katıldığı çayın rengini açar tadını verir ve ”zehrini alır”. Ama siz zaten zehirlisiniz almaya gerek yok o vakit. O zman neymiş silip devam ediyomuşuz.

Saygılar sevgiler samimi insanlar ,siz bu ülke için önemlisiniz. Yükseklerden uçmaya devam edin ama kanatlarınız olmadığı zamanlarda olur, unutmayasınız. İşte o zaman sürünmek zorunda kalırsanız beni hatırlayın ve neden samimi insanların yüzlerine bakamadığınızı da bilin.

Yanık Balık Yağı


Bu aralar okulun başlamasına müteakip programın ağır olması nedeniyle her ne kadar sosyal aktivitelerde bulunamasak ta bizi bir araya getiren organizasyonlara katılmaya çalışıyoruz. Bunun en büyük destekçisi de futbol. Güzel bir kadro kurma çalışmaları ve beraber oynayarak birlikteliğimizi geliştirmek adına atılmış bu adım senenin ilk maçında bizi bir araya getirdi. Hemde 5-6 ay üzerine. Zamanında yurdun programına uymak zorunda kalırken kaçırdığımız ya da kaçırmak zorunda bırakıldığımız organizasyonların şimdi müdavimi olduk. Sağ olsunlar bizi de unutmayıp aralarına almakta tereddüt etmemişler.

Kilo çağımızın sıkıntılı problemlerinden. Bu problemlerden acizane bizim de biraz sıkıntımız var fakat söz konusu futbol olduğunda duran sular akar akan sular çağlar. Memleketimin futbol geleneğine bakarsak insanların küçükten beri futbolla haşır neşir olması nedeniyle ister istemez uzak kalamamışız futbola. Mahalle maçları, sokakta plastik bir topun peşinde ki yaşları 10-18 arasında değişen çocukları ve maçların ardından mahalle kavgaları -şimdilerde her ne kadar çağın gereği olarak yaşanmasa da- bu geleneğe hizmet eden olgulardan. Aşağı yukarı bizim kuşaktaki çocukların-özellikle Anadolu da yaşamış olanların- mazisinde böyle hikayeler mevcuttur. Ama şimdi kendi köyümde bile bizim gibi olan küçük çocuklara rastlamak çok zor. Çünkü artık herkesin bilgisayarı var ve futboldu oyundu buralardan oynanır oldu.

Üzerimizde müthiş bir ter kokusuyla koşa koşa bin yıllık bir olayı izlemek için kendimizi yurda attık ama ne gök taşı ne yıldız , hava da her gördüğümüz nesneyi gök taşı zannederek ten avunmaya çalışıyoruz. Yurdun terasına gök taşını izlemek için çıkmıştık ama bizi müthiş bir ışıklı İstanbul silueti karşıladı. Bozdoğan, Fatih Şehzade Süleymaniye camileri ve galata kulesi, az biraz daha yüksek olsa Hali te görülebilirmiş ama maalesef sur içine artık çıkan yeni kanunlarla çivi çakmak bile imkansız. Bir kat aşağıda ise yine kısmen bu manzara bakarak yiyeceğimiz balıklar mangalın üzerinde cızırdamaya başlamışlar. Üzerimizdeki ter kokusuna bir de kömür ve yanmış balık yağı kokusu sinince inanılmaz ve dayanılmaz bir hal alıyoruz. Ama bir kaç aydır yaşadıklarımızı ve kederlerimiz bizi bir araya getiren organizasyonlarda dostlarımızla birlikte atmak gerçekten mümkünmüş. Eskiden olsa böyle ortamlara girmeyi pek sevmezdim ama sinir sistemini rahatlatma üzerinde ki etkisi kesinlikle tartışılmaz.

Her daim denizle

 

BiR sOrU bİr CeVaP


Bir Soru:

Sevgili ve Değerli Elif Hanım,

Yeni kitabınızı büyük bir keyifle okuduğumu ifade etmek isterim.Zira kitaplarınızla pek erken tanışamamış ve başlarda biraz da ön yargılı olmuş olsam da çok beğendim ve elimden,zihnimden düşüremedim.Dediğim gibi daha önce iki kitabınızı okumak nasip oldu ve İskender romanınızla beraber sizinle üçüncü kez tanışmış oldum. Bunun için size minnettarım.İzninizle bir soru sormak istiyorum.
Edebiyat çevrelerinde ki arkadaşlarımdan duyduğum kadarıyla bütün kitaplarınızı İngilizce olarak kaleme alıp daha sonra bir çevirmenle beraber çevirerek Türkçe olarak yayınlanmasını sağlıyormuşsunuz.Bu konuda çok fazla bilgi sahibi olmamakla beraber bir takım emareler bunu güçlendiriyor.Fakat bunun aslını sizden duymak,öğrenmek isterim.
Teşekkür ederim.Sağlıcakla kalın.
21 ağs.
Bir Cevap:

Sevgili Ömer Faruk Bey,

Dost mesajınız elimize ulaştı. Bize samimiyetle yazdığınız için çok teşekkür ederiz. Bu iletişime kıymet veriyoruz.

Bu cevabı Elif Hanım adına yazıyorum. Kendisi her zaman mesajlarına düzenli olarak bakamıyor, tek tek cevaplayamıyor ama gelen mesajları muhakkak okuyoruz, beraberce değerlendiriyoruz.

Blog yazınızı da okuduk. Güzel ve içten satırlarınız, kıymetli yorumlarınız için can-ı gönülden teşekkur ediyor Elif Hanım.

İskender’e zaman ayırdığınız ve zamanınız için, içten kelimeleriniz, dost enerjiniz için sağolun. Olumlu ve olumsuz fikirlerinizi bizimle hep paylaşmanızı rica ederiz.

Efendim, Elif Hanım’ın romanlarını önce İngilizce olarak yazması konusu çok soruluyor.www.elifsafak.com.tr adresindeki resmi web sayfasından da ulaşabileceğiniz çok sayıda söyleşi ve yazısında bu konuya yaklaşımını bulabilirsniz. Birinin linki şöyle:http://www.elifsafak.us/roportajlar.asp?islem=roportaj&id=366

Dostlukla, muhabbetle…

16 eyl.

« Older entries

%d blogcu bunu beğendi: